Gazeteci Gürsel Çelikkanat, gazeteci arkadaşı Yunus Şen ile beraber 1990’larda yaşadığı ve haberleştirdiği unutulmaz anları yıllar sonra sizler için kaleme aldı. İşte o unutulmaz anlar;

Günübirlik bir çekim için İzmir’e gidip gelmemiz gerekiyor. Sabahın en erken uçağına gidiş ve 15:00 uçağına dönüşe yerlerimiz okeyli. Uçak tamamen dolu Yunus’la yan yana oturamıyoruz. Ben uçağın en arka sırasının bir önünde sağ tarafın koridorunda, Yunus’sa 5-6 sıra önümde koridor tarafında oturuyor. Koltuk araları yine dar, dizlerim yine fazlalık, yine sıkıntılı bir iç hat yolculuğu. Önümde oturan adamın koltuğunu, kucağıma kadar yatırdığını söylemeye gerek yok. Niye ben koltuğumu sonuna kadar yatıramıyorum, niye ben koltuğumu bir kademe bile yatırmak için arkadaki insanın tuvalete gitmesini kolluyorum. Kendim gibi insanlar mı az yoksa bende özgüven sıkıntısı mı var? Neyse alt tarafı 50 dakikalık yol; kahvaltı, iki gazete, biraz uyku, biraz Skylıfe dergi (hatırlar mısınız bu dergi eskiden çok kaliteliydi)Uyukluyorum, uyanıyorum zaman zaman dışarıyı kesiyorum, eee artık inme vakti 1 saat 10 dakikadır uçuyoruz. Derken camdan tekrar dışarı baktım 10 dakika önce geçtiğimiz aynı koy yine altımızda, 5 dakika önce gördüğüm kötü binaları tekrar görüyorum. Mehter marşı gibi iki ileri bir geri. Kimse farkında değil olayı çözdüm. Ya pilotlar Adnan Menderes Havalimanı’nı bulamadılar(zaman zaman olur) ya kaptan pilot aşağıdaki sevgilisine hava atıyor, mahalle üzerinde turluyoruz. “Tamam, şimdi gördüm hayatım, ooooo kırmızılarını giymişsin” devlet malı deniz ooohh ya da uçağı stajyer pilot kullanıyor, canlı performans yaptırıyorlar. Öyle ya adam hiç denemeden ilk uçuşuna nasıl çıkacak? Ben bunları düşünürken tam o anda pilot sen kalk yanıma kadar gel herkesin içinde ayaklarımın dibine eğil, diz çök. Ya ben bunları, içimden geçirdim bu adam nereden anladı düşüncelerimi. Ben pilota ne diyeceğimi düşünüyorum olgun davranmak lazım, belli ki üzülmüş, alınmış adam “Olabilir arkadaşım; içinden gelmiştir sevgilindir, annendir el sallamak istemişindir, doğaldır, üzme tatlı canını” demeyi düşünürken tam o anda şöyle bir anons duyduk: “Sayın yolcularımız, lütfen sakin olunuz, teknik bir arıza yaşamaktayız uçağın iniş takımları açılmamaktadır, gerekli işlemleri yaptık(Türkçe meali: Yakıtı falan boşalttık, gövde üzerine ineceğiz) yardımcı kaptan pilotum tekerleri manuel olarak açmaya çalışacaktır” Demin ayağıma kapanan pilot “Pardon” diyerek ayağımın altındaki halıyı koridor boyunca sökerek, halı altındaki bir kapağı ortaya çıkardı, elindeki çantadan tornavida, bijon anahtarı türü şeyler çıkarıp çalışmaya başladı. O sırada tekrar aşağıya baktım ambulanslar, itfaiyeler aşağıda peşimizden uçağı takip ediyorlar. Aşağısı tam panayır yeri gibi. Çok pis bir durum ya ‘teker açılmadığı için gövde üzerine ineceğiz’ ya da ‘yakıtımız bittiği için, gövde üzerine ineceğiz’ falımızda bir gövde var. Ben feleğin tekerine çomak sokarım. Uçağın içiyse o düşen uçak filmlerindeki gibi değil, bağırış çağırış, isyan yok. Tık yok, deriiin sessizlik. Havada ‘yusuf’ kokusu. Müzik olarak ‘Ah bir ataş ver sigaramı yakayım’ veya ‘Burası Huş’ tur yolu yokuştur’(Huş mudur? Muş mudur? O an için hiç önemi yok) iyi gidebilir. Yunus’um Şen’imle göz göze geliyoruz. Bir şeyler mırıldanıyor bana, dudaklarını okumaya çalışıyorum “Gürsel’im Çelikkanat’ım” diye başlıyor her zamanki sakinliği ve sevecen tarzıyla. Devamını anlayamıyorum “Boca Juniors, Boko Haram, mersi boku…” ne? Sessiz sinemanın sırası değil. Bu arada ben kameramı alıp çekime başlıyorum. Ambulanslar, itfaiyeler, yerdeki halı, yardımcı pilot, bijon anahtarı, tornavida, demin önümdeki koltukta kucağıma kadar yatan şımarık!? adam… (şimdi tam bir melek; kuzu, kuzu) Hazır Yunus koltuğunda bağlıyken ve yerini terk etmesi yasakken sol koridorda oturan kadına dedim ki “Sizinle röportaj yapalım mı?” Kadın yüzüme baktı, baktı “Siz manyak mısınız?” dedi. Giderayak beni bunalıma sokacaklar, konuşsan n’olur? Sokakta üzerimize atlarken iyi “Hangi TRT?” “Tam olarak saat kaçta yayınlanır?”… abuk sabuk sorular.

Sonuçta son şansımızdı, pisti 4-5 kez pas geçtikten sonra inebildik. Tekerleri yardımcı pilot elle mi açabildi yoksa kendi kendine mi açıldı hiç merak etmedim. İzmir’deki işimizi bitirdik, döndük şirkete, Haber Koordinatörü Özden Abi’ye (Akbal) İzmir işinin kasetini verdik. Bir de uçakta başımızdan, böyle böyle bir iş geçti dedik. Ölü yaralı yok, hasar yok dedim ve ekledim, ‘hınzırca bir mahcubiyetle’ “Düşemedik abi kusura bakma.” Çünkü haber merkezlerinin kıyasıya rekabet halinde olduğu, efekt seslerin sonuna kadar açıldığı günler. Kavga, bağırtı, çağırtı, ölü, yaralı, siren sesleri dikkat çekiyor, izlenirliği artırıyordu. Ana habere 1 saat falan var, telaşla ve merakla izledi görüntüleri, odasından fırladı dışarı kurmaylarına seslendi “Ömeeer, Ahmeet, Kürşaat, Neeecmiii(arşivcimiz, eli ayağı): Birinci haber değişti hemen montajlayın, tanıtım ve alt yazı geçin ‘Havada Heyecan’ birinci haberin başlığı.”

Bir haberci olarak yıllarca hayalini kurduğum bir şeydi kameramla beraber kaçırılan bir uçakta olmak. Siz yatarken işinizle ilgili hayal kurmaz mısınız? Ancak yukarıyla bir iletişim problemi, anlaşmazlık olduğu kesin. Duanın, dileğin dozunu ayarlayamadım galiba. Uçak kısmı tamam da teker kısmı hesapta yoktu. Bilip bilmeden, anlamadan Arapça dua edersen olacağı buydu. Teşekkürler sakin ruhum, teşekkürler haberci şansım.

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.