Türk Hava Yolları’ndan emekli uçak teknisyeni Naci Püskülcü film tadında bir anısını sizlerle paylaşıyor.

Yıl 1976; Türk Hava Yolları Filosunda 3 adet Boeing 707-121B mevcuttu. Pan American Hava Yollarında uçuş ömürlerini tamamlamış, yeni yeni jetleşen Türkiye’ye Türk Hava Yollarına kiralanmışlardı.

TC-JBA; Boeing’in ikinci sırada üretilmiş 707’si (17587/2) seri nolu uçağıydı. TC-JBB; Boeing’in dördüncü sırada üretilmiş 707’si (17589/4) seri nolu uçağıydı. TC-JBC; Boeing’in beşinci sırada üretilmiş 707’si (17590/5) seri nolu uçağıydı.

PW JT3D-3 motorları ile donatılmış bu uçaklar, arkalarında bir duman, bir is bulutu bıraktıkları için aramızda kömürlü olarak adlandırılırlardı. Ne yüklersen “ıh” bile demeden üstesinden gelen tiplerdi. Koltuk sayısı itibariyle hızır gibi yetişmişler ve özellikle Almanya’daki işçilerimize; bulgur, fasulye, zeytin gibi erzaklarını ve kendilerini taşımakla hizmet ediyorlardı.

Dedim ya! Ne yüklersen gıkları çıkmazdı: Denizli Çardak; o günlerde açılmamış ve Denizli’de bolca üretilen tekstil ürünleri; o günlerde adı Libya Sosyalist İslam Cemahiriyesi olan Libya’nın başkenti Tripoli (Trablus)ye gitmesi gerekiyordu.

İzmir Kargoya tonlarca ürün yığdılar. Çok güzel ambalajlanmış; 50.75.100 cm ebatlarında karton kutulardan binlercesi gitmeyi bekliyordu. Ancak o günlerde Türk Hava Yollarında kargo uçağı yoktu. Haftada bir gün yapılan İstanbul-Tripoli tarifeli uçuşlarında ise sevkiyatı yıl boyunca bitmezdi.

Haftanın birinde yayınlanan tarifede Denizli kargosunun 707 lerle sevk edileceğini gördük. Günü gelince de; şu anda tam olarak hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama, TC-JBA, TC-JBB veya TC-JBC’den birisi İzmir’e çıkageldi. Tertemiz koltukları da üzerinde. Koltukların sırtlıklarını yatırarak yükleme yapacaksınız bilgisini alan İzmir Kargo Şefliği; koltukları yatırarak uçağı bir güzel yükledi. Yayınlanan saatte uçurduğumuz uçak gelerek bir sefer daha yapacak ve 3 sefer ile yükler bitirilecekti. İkinci seferde ben görevli olarak uçacaktım.

Seferin İzmir’e dönüş saati gelmesine rağmen uçaktan hiç bir haber alamadık, Tripoliye iniş mesajı yok, haliyle oradan kalkış mesajı da yok. Saatler sonra haber alamadığımız uçaktan, İstanbul Dispeçerliği kanalıyla ilk bilgiye ulaştık. Uçakla yaptıkları telsiz görüşmesinde; boşaltılmasında sorun yaşadıklarını, kargo uçağı olmadığı için yerel personele yükleri indirtemediklerini bildirmişler. Nihayet 3-4 saat gecikme ile uçak geldi. Bütün mürettebat perişan bir şekilde uçaktan indiler. Biraz mürettebat bizzat, biraz ricayla ve rüşvetle Libyalı handling işçileri; yükü boşaltmışlar.

Yatık koltuklara yeni sefer için yeni kutular yüklenirken, dönen ekipten teknisyen arkadaşım hararetle yaşadıklarını anlatıyordu; işçilerin ısrarla uçakta alkol olup olmadığını sorduklarını söylemesi dikkatimi çekti. Kurtuluş bu olabilirdi! Yeni sefere gidecek ekip brifing halinde iken kaptana uçağı birkaç şişe bira ile sorunsuz boşalttırabileceğimizi düşündüğümü söyledim. Hayretle nasıl deyince teknisyene sorulan soruyu anlattım. Biraz düşündükten sonra; tamam ama senin sorumluluğunda! Sorun yaşarsak benim bilgim olmadığını söylerim dedi. Çiğli Havaalanı Restoranından iki kasa büyük şişe birasının gizlice uçağa yüklettim. Alkolün yasak olduğu Kaddafi’nin Libya Sosyalist İslam Cemahiriyesi’ne alkol götürüyordum hem de kendi tebaası içsin diye.

İzmir’den havalandıktan 4 saat sonra uçağımız Tripoli’ye indi. Uçağa merdiven ve jenaratör bağlandı, neyle karşılaşacağımızı kestiremeden aşağıya aprona indim, diğer bütün mürettebat uçakta merakla sonucu bekliyordu. Ekip başı olan kişi mükemmel bir Türkçe ile neden yükü yine yolcu uçağı ile getirdiğimi sordu. Bizde sizin gibi fakir bir ülkeyiz, kargo uçağımız yok cevabıma bir hayli sinirlenerek fakir bir ülke olmadıklarını belirtti. Ürke ürke uçakta bira var, bira getirdim diye fısıldadım. Biran düşündü ve benimle yukarı çıktığında ön mutfakta kasaları gösterdim. Aşağıya indi, diğerleri ile kısa bir görüşme yaptı ve sekiz kişi yukarıya çıkarak açıp uzattığım şişeleri aldılar. Artık sırayla yukarı çıkıyorlar, şişelerinden birer yudum alıp karton kutulara yapışıyorlardı. 10 civarında şişeye koca uçak boşalıverdi ve hepsinin esmer çehreleri neredeyse pes pembe oluverdi, ikinci kasa biraya dokunmadan ve kazasız belasız İzmir’e döndük.

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.