Yükselen İnsansız Sistemler Gücü: Askeri Atılımının Eşiğindeki Türkiye

0

Modern robotik trendlerde yaşanan atılımın, gelişmekte olan insansız sistemlerin ve otonomi ile yapay zeka teknolojilerine bağlılığın artması sonucunda harbin karakteristik nitelikleri önemli ölçüde değişmektedir.

Dahası, insanlığın yüzyıllardır süregelen harp icra etme yöntemleri ve harp sahalarına yönelik algısı büyük bir dönüşümün eşiğindedir. Bu paradigma kayması, doğrusal olmayan, hızlı ve anlaşılması güç bir şekilde dünyanın farklı köşelerinde vuku bulmaktadır. Halihazırda devam etmekte olan devrimsel nitelikteki tekno-bilimsel sıçrama disiplinlerarası bir profil sergilemektedir ve çok geniş bir spektrumda farklı alanlar arasındaki etkileşimlere bağlı olarak gerçekleşmektedir. Henüz erken aşamalarında olsa da, yakın gelecekte olgunlaşması beklenen bu değişimin önemli siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, altyapısal ve enformasyonel sonuçlara sebebiyet vermesi beklenmektedir.

Türk siyasi-askeri karar alıcılarının ve savunma sanayi elitlerinin insansız sistemler konusundaki yaklaşımı dikkatle değerlendirildiğinde, Türkiye’nin insansız askeri sistemler ve robotik harp konularını klasik bir askeri modernizasyon portföyünün ötesinde, bir sonraki jeopolitik atlımın öncülüğünü yapma yolunda bir fırsat olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bu iddialı analiz, Türkiye’nin endüstri dönemi boyunca çeşitli nedenlerden dolayı gerekli başarıları elde edememiş olması gibi kritik bir varsayıma dayanmaktadır. Örneğin, operasyonel açıdan gerekli olan milli ana muharebe tankı projesi dahi (üretim çalışmaları devam etmekte olan Altay tankı) 2010’lu yılları beklemek zorunda kalmıştır. Öte yandan, robotik harp ve insansız otonom sistemler devrimi küresel güç mücadelesinin belirleyici parametrelerini değiştirecek bir paradigma kaymasına yol açmaktadır. Böylesi zamanlarda, arkadan gelen aktörler değişen koşullardan faydalanarak yükselebilmektedir. Örneğin, barutun keşfi geçmişte böyle bir paradigma kaymasına yol açmış ve vuku bulduğu çağın jeopolitik güç mücadelesine büyük oranda etki etmiştir.

Türkiye, söz gelimi, insanlı avcı uçaklarının ya da uzun menzilli bombardıman uçaklarının üretiminde ciddi bir kapasite geliştirmemiş olsa da, taktik silahlı İHA sistemlerinin en başarılı üreticileri ve kullanıcılarından biri olmuştur. Ayrıca, Türk savunma sanayii, insansız platformları teçhiz eden akıllı mühimmatların üretiminde de iyi bir performans ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, Bayraktar TB-2 taktik silahlı insansız hava sistemi ve ROKETSAN üretimi hassas akıllı mühimmatlar Türkiye’nin yakın çevresinde dahil olduğu zorlu ve hibrit harp sahalarında yürüttüğü harekatların kaderini belirleyen kabiliyetlere sahiptir. Açıkçası, Ankara etkin insansız sistem kabiliyetleri geliştirmemiş olsa idi, Zeytin Dalı Harekatı’nın icrasında ciddi zorluklarla karşılaşılabilir, hatta Türk Silahlı Kuvvetleri ve harekata iştirak eden yerel dost unsurlar çok daha fazla kayıp verebilirdi.

Halihazırda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm kuvvet komutanlıkları ile diğer güvenlik kurumları, yerli imkanlarla tasarlanmış ve geliştirilmiş insansız sistemleri çeşitli maksatlar için kullanmaktadır. Bu durum, insansız sistemlerin kullanımı konusunda bir stratejik kültürün oluşmasına yol açmakta ve kritik bir üstünlüğe işaret etmektedir. Dahası, Türk insansız sistemlerinin önemli bir bölümü Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı ile çeşitli iç güvenlik ve terörle mücadele operasyonlarında, gerçek “hibrit” harp koşullarında yeteneklerini kanıtlamıştır. Şüphesiz, belirtilen ciddi harekat tecrübesinin, üst düzey siyasi-askeri kademeler ile savunma sektörünün sahadaki taktik ve operasyonel seviyedeki personelden aldıkları girdilerle birleşmesi, gelecek sistemlerin geliştirilmesi ve mevcut sistemlerin modernize edilmesi bakımından kritik bir referans teşkil etmektedir.

Yeni tekno-bilimsel devrim ve bir sonraki askeri paradigma uzaktan kontrol edilen insansız sistemler ile sınırlı değildir. Yapay zeka, otonomi ve gelişmiş robotik harp gelecekteki savaşların belirleyicileri olacaktır. Türkiye’nin askeri meselelerde yaşanacak bir sonraki devrimin öncülerinden olması, insansız sistemlerin tasarımı ve üretimi konusunda mevcut başarılardan da yararlanarak, tekno-bilimsel atılımın yeni trendlerini yakalamasına bağlıdır. Bu bakımdan, Alpagu, Kargu, ve Wattozz (proje aşamasında) gibi yeni sistemlerin sürü davranışı yeteneklerine sahip olma potansiyeli, Bayraktar TB-2 taktik İHA sisteminin T-129 ATAK taarruz helikopteri gibi insanlı platformlar ile ağ merkezli kullanımı ve Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın son dönemde açıkladığı Robot Asker Projesi gelecek vadeden göstergeler olarak değerlendirilmektedir.

Araştırma üniversiteleri, üst düzey insansız sistemlerin tasarımı ve üretimi için ihtiyaç duyulan iş gücü ile teknik becerilerin elde edilmesi ve gerekli insan kaynağının sürdürülebilir kılınması bakımından son derece önemlidir. Türk savunma sektörünün robot teknolojisi, yapay zeka ve otonomi alanlarında yeni paradigma değişimini yakalayabilmesi araştırma üniversitelerinin oynayacağı önemli rol ile doğrudan bağlantılıdır. Sözü edilen kapasite gerek nicelik gerekse nitelik bakımından geliştirilmeli, hızlanarak devam etmekte olan tekno-bilimsel devrim kapsamında temel teşkil eden alanlara özel önem verilmelidir.

Robotik harp platformları ile otonom sistemlerin tasarımı ve üretilmesi, veri biliminden hava-uzay mühendisliğine uzanan disiplinlerarası bir araştırma sahasında gerçekleşmektedir. Bu bakımdan, bu rapor Türk karar alıcılarına yeni bir disiplinlerarası araştırma merkezinin kurulmasını özellikle tavsiye etmektedir. Önerilen disiplinlerarası araştırma merkezi bünyesine, Harp Çalışmaları ve ilgili alt alanlar ile birlikte kompütasyonel nörobilim, evrimsel biyoloji, davranışsal biyoloji, robotik, veri bilimi, yapay zeka ve ilgili mühendislik alanları gibi yeni teknolojik-bilimsel atılım ile ilintili araştırma sahalarının dahil edilmesi gelecekteki insansız askeri sistemler ile robotik harp konularının anlaşılabilmesi için son derece faydalı olacaktır. Geçtiğimiz yıllarda kurulan Milli Savunma Üniversitesi’nin, elbette büyük yatırımlar yapılması halinde, böyle bir inisiyatife ev sahipliği yapabileceği değerlendirilmektedir. Böyle bir merkezin müstakil olarak kurulması da düşünülebilir.

Yeni teknolojilerin gelecekteki hali ve kesin etkileri giderek belirsizleşmektedir. İlgili her ürünün gerçek deneme-yanılma yöntemleriyle geliştirilmesi neredeyse imkansız ve son derece maliyetlidir. Dolayısıyla, tavsiye edilen disiplinlerarası araştırma merkezi, Türk askeri-endüstriyel kompleksinin yeteneklerinin ve Türk güvenlik kuvvetlerinin harbe hazırlık seviyesinin tahkim edilmesi amacıyla, ileri simülasyon ve harp oyunu çalışmalarını da bünyesinde barındırmalıdır. Ayrıca, belirtilen disiplinlerarası merkez, yeni teknolojilerin etik alanındaki ve hukuki etkilerinin izlenmesi, anlaşılması, tahmini ve ilgili gelişmelere adaptasyon konularında yapılacak bilimsel çalışmalara da öncülük etmelidir.

Türk akademi, iş, strateji, askeri, istihbarat çevreleri ve ilgili hükümet organları, robotik harp, otonom / insansız sistemler ve yapay zeka alanlarındaki gelişmelerin seyri, etkileri ve ilgili hukuki düzenlemeler konularında uluslararası düzlemde devam etmekte olan tartışmalara aktif bir şekilde katkıda bulunmalıdır. Açıkçası, teknolojik rekabet konusunda elde edilen avantajlar, ancak elverişli konsept geliştirme çabaları ile desteklendiğinde somut ve sürdürülebilir sonuçlar üretebilir. Bu bakımdan, örneğin, Amerika Birleşik Devletleri yalnızca teknolojik gelişmelerde başı çekmekle kalmayıp, robotik harp ve otonom silah sistemleri konularındaki literatürü ve konseptleri de şekillendirebilmektedir. Öte yandan, Türkiye gerçek muharebe şartlarında kanıtlanmış ve etkili taktik insansız araçları geliştirmekte başarılı olsa da, Türk düşünce kuruluşları insansız ve otonom sistemler ile ilgili küresel stratejik araştırmaları etkileyecek seviyeyi yakalamış görünmemektedir. Türkiye’nin robotik harp konusunda öncü bir aktör haline gelmesi bu açığın kapatılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Türk savunma sanayii, güvenlik güçlerinden etkili operasyonel ve taktik geri bildirimler alabilmekte, ancak Türk düşünce kuruluşlarının vermesi gereken dünya standartlarında kavramsal girdilerinden ve konsept geliştirme vizyonunu içeren bir destekten yoksun kalmaktadır.

Türkiye, gelecek yıllarda etkin robotik harp imkan ve kabiliyetlerinin kazanılması bakımından, iki kılavuz çerçeveye ihtiyaç duymaktadır. Bu raporda tavsiye edilen çerçevelerin ilki ve daha geniş bir alana hitap edeni, bir Yapay Zeka Strateji ve Yol Haritası Dökümanı’dır. Böylesine üst düzey bir strateji dökümanı, gerekli insan kaynakları ve teknik bilgi birikiminin desteklenmesinden, yapay zeka ile olanaklı hale gelen teknolojilerin etkin ve gözle görülür imkan ve kabiliyetlere dönüştürülmesine kadar geniş bir alana hakim olacak ilkeleri belirleyebilmeli ve stratejik rehber niteliğinde olmalıdır. İkinci olarak, Türkiye, mevcut İnsansız Hava Araçları Yol Haritası’nın yerini alacak bir Robotik Harp Strateji Dökümanı’na gereksinim duymaktadır. İnsansız sistemler ile ilgili küresel trendler ile uyumlu olarak, Türk savunma sektörü bu alandaki ilk önemli başarılarını insansız hava sistemleri segmentlerinde elde etmiştir. Ancak, robotik harp devrimi, insansız kara, su üstü ve sualtı sistemleri ile birlikte diğer sahalara da yayılmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye, insansız hava sistemlerine yönelik odağını genişleterek robotik harp  alanında daha kapsayıcı bir yaklaşımı benimsemelidir.

Askeri-stratejik ve operasyonel seviyelerde, bu raporun Türk askeri-sanayi kompleksine önerisi farklı insansız sistemlerin “cross-domain” (çok etki alanlı) entegrasyonuna odaklanılması yönündedir. Özellikle, insansız hava sistemleri ve insansız kara sistemlerinin müşterek görevler icra etmesi, Türk savunma sektörünün mevcut kapasitesi dahilinde, önemli bir hedef olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma tarafından ele alındığı üzere, farklı insansız platformların ve sistemlerin “cross-domain” etkileşimi özellikle kompleks ve yüksek riskli harp sahalarında önemli fırsatlar sağlayacaktır.

Bu raporun son askeri-stratejik ve operasyonel tavsiyesi, temel olarak, Azerbaycan ile Ermenistan arasında, 2016 yılı Nisan ayında yaşanan çatışmalardan öğrenilen derslere dayanmaktadır. Çatışmalar sırasında, Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri, İsrail’den tedarik ettiği otonom vurucu İHA sistemlerini (loitering weapon systems, ya da sık kullanılan adıyla kamikaze İHA) etkin bir şekilde kullanmıştır. Otonom vurucu İHA sistemleri hareketli hedefler karşısında hassas vuruş kabiliyetleri sağlamaktadır. Söz konusu sistemler, özellikle yüksek ikincil hasar riski içeren arazilerde ya da dinamik harp sahalarında keşif-hedef tespiti-taarruz sürelerinin minimize edilmesinde oldukça etkindir. Otonom vurucu İHA sistemleri, istihbarat ve taarruz vazifelerinin birleştirilmesi gibi kilit bir kabiliyeti mümkün kılmakta ve ilgili teknolojik ilerlemeye bağlı olarak, operasyonel açıdan gittikçe daha güvenilir hale gelmektedir. Bu noktada, Türk savunma planlayıcıları otonom vurucu İHA sistemlerini salt bir özel kuvvetler imkan ve kabiliyetine indirgemekten kaçınmalıdır. İsrail envanteri ve Azerbaycan’ın 2016 yılı içindeki harekatlarda elde ettiği başarılar, ileri seviye otonom vurucu İHA sistemlerinin, kimi zaman devletler arası çatışmalara yol açma riskini taşıyan hibrit harp sahalarında hayati roller üstlenebileceğini göstermektedir.

GİRİŞ: ASKERİ MESELELERDE BİR İNSAN-MAKİNE DEVRİMİNE DOĞRU

“…aslında bilim hatalardan oluşur. Ama bunlar yapılması yararlı olan hatalardır, çünkü insanı yavaş yavaş gerçeğe doğru götürürler.”

Jules Verne[1]

İnsansız askeri sistemler modern harp çalışmaları ve siyasi-askeri meselelerin en önemli konularından biri haline gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Afghanistan ve Irak’ta giriştiği harekatlardan itibaren, söz konusu platformlar daha akıllı, görev portföyleri bakımından daha gelişmiş, daha öldürücü ve erişilebilir duruma gelmiştir. ABD Silahlı Kuvvetleri, 2003 yılında Irak’a müdahaleyi başlattığında, az sayıda insansız hava aracı ve çok daha az miktarda insansız kara aracına sahipti. Savaşın başlamasından sadece birkaç yıl sonra, Predator İHA sistemleri ileri seviye hassas vuruş kabiliyetli mühimmatları ile hedeflerini vurur,  insansız kara araçları ise ciddi kayıplara sebep olan el yapımı patlayıcıları imha eder duruma gelmiştir[2].

Ancak, bu sistemleri askeri meselelerde bir sonraki devrim yapması muhtemel  özellikler zorlu görevleri sessizce icra edebilme yetenekleri ya da binlerce kilometreye varabilen etkili görev menzilleri değildir. Esasen, otonom sistemler, yapay zeka, sürü zekası ve makine öğrenimi alanlarındaki sıçramalar yakın gelecekte gerçekleşecek büyük bir atılıma evrilecek şekilde artmaktadır. “Yaklaşan çığın” sesi şimdiden duyulmaktadır. Önümüzdeki onyıllar yüksek ihtimalle robotik harp ile ilgili sarsıcı gelişmeleri beraberinde getirecektir.

Bu rapor askeri meselelerdeki bir sonraki devrimi, özellikle insansız askeri sistemlere odaklanarak incelemektedir. Müteakiben, Türkiye’nin bu alandaki başarıları, kritik ihtiyaçları ve yerli insansız askeri sistemlere ilişkin seçenekleri analiz edilmektedir. Sözü edilen bölümler ayrıca, Ankara’nın insansız sistemler imkan ve kabiliyetlerini geliştirme konusundaki çabalarını incelemekte ve mevcut başarılardan faydalanarak atılabilecek adımlara göz atmaktadır.

MEVCUT TEKNO-BİLİMSEL ATILIM VE İNSANSIZ SİSTEMLER

Biyolojik bir tür olarak homo sapiens, tarih boyunca, kendi türünden olanları salt kendi gücüne dayanarak öldürmemiştir. Örneğin, süvari sınıfı, atların evcilleştirilmesi ve silahlaştırılmasının bir sonucu olarak, yirminci yüzyıla kadar, siyasi-askeri olayların seyrini önemli ölçüde değiştirmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) başkomutanlığında Türk Kurtuluş Savaşı’nın zafer ile sonuçlanmasında, Türk ordusunun güçlü süvari birlikleri sayesinde elde ettiği manevra üstünlüğü büyük rol oynamıştır. Benzer şekilde tarih boyunca, savaş filleri, güvercinler, köpekler ve diğer birçok görevdaş insanoğluna muharebede eşlik etmiştir. Yine çarpıcı bir örnek olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri, 1990’larda yürütülen terörle mücadele harekatlarındaki hizmetlerinden dolayı Reşo isimli mayın bulma konusunda doğal yeteneği olduğu anlaşılan bir katırı konforlu bir emeklilik hayatıyla ödüllendirmiştir[3]. Zeytin Dalı Harekatı sırasında el yapımı patlayıcıları tespit eden detektör köpekler zayiat verilmesini engellemek maksadıyla harekat bölgesinde konuşlandırılmıştır. Bu durumda, insansız sistemlerin tıpkı savaşta kullanılan hayvanlar gibi işlev göreceği, su ve gıda ihtiyacı olmadan ya da çeşitli hormonal dengesizliklere bağlı kötü zamanlar geçirmeden insanlar ile birlikte çalışacağı düşünülebilir. Açıkçası, konunun mahiyeti bu düşünceden çok daha fazlasını içermektedir. Ne katırlar intikal halinde olan bir tümen için lojistik planlamasını yapabilmekte, ne de detektör köpekler melez harp sahalarında el yapımı patlayıcılara karşı yürütülen operasyonların aşamalarına ilişkin stratejik kararlar verebilmektedir. Oysa, savunma sistemlerinde otonomi ve yapay zekanın önem kazanmasının bir sonucu olarak, gelecek onyıllarda insanlar savaş zamanlarının tek karar alıcıları olmayabilir. Tıpkı Soğuk Savaş nükleer silah dengesinin ya da balistik füzelerin, esasen aynı yüzyılda, Birinci Dünya Savaşı’nda görev yapmış bir subaya çok farklı görüneceği gibi, birçokları tarafından bilim kurgu gibi algılansa da, söz konusu tahmin, modern harp ile ilgili büyük bir paradigma kayması olabilme potansiyeline sahiptir.

Devam etmekte olan devrimsel nitelikteki tekno-bilimsel ilerleme, geniş bir spektrumda çeşitli bilimsel ve teknolojik alanlar arasında sürekli bir etkileşim tarafından sürüklenen, disiplinlerarası bir karaktere sahiptir. İnsansız platformların askeri maksatlarla kullanımı bakımından, yapay zeka, robot teknolojisi, uydu haberleşme teknolojisi gibi çeşitli sahalar çok önemli roller üstlenmektedir[4]. Dahası, bir dizi bilimsel ilerleme, yeni buluşlar ve yine aralarındaki etkileşim bakımından, ciddi bir ivme kazanmış durumdadır. Örneğin, konunun önemini vurgulayan bir üslupla, modern tarihin en etkili biyologlarından Profesör Edward Osborne Wilson, evrimsel biyoloji, paleontoloji, beyin fonksiyonlarının bilimsel olarak anlaşılması, robot teknolojisi ve yapay zeka alanları arasındaki süreklilik arz eden iletişimin, yalnızca sayılan alanların her birindeki ilerlemeyi sürüklemekten öte, “yaşamı” daha iyi anlamayı mümkün kıldığını iddia etmektedir[5]. Daha da sansasyonel bir şekilde, bir tarihçi ve son dönemin en ünlü popüler bilim kitapları arasında yer alan Sapiens ve Homo Deus’un yazarı olan Yuval Noah Harari, 2018 yılında yaptığı Davos konuşmasına şu iddialı ifadeyle başlamıştır: “Biz muhtemelen homo sapiensin en son kuşaklarından biriyiz. Bir ya da iki asır içinde, yeryüzüne bizden -bizim neandertallere ya da şempanzelere göre olduğumuzdan- daha farklı olan varlıklar hükmedecek[6].” Kısaca, yeni nesil sistemlerin geliştirilmesi ve etkin kullanımı ile gelecekte orduların ve toplumsal süreçlerin nasıl işleyeceğinin anlaşılması, tahmin edilmesi ve bahsi geçen dönüşüme uyum sağlanabilmesi ancak bir disiplinlerarası bilimsel araştırma ile mümkün olacaktır.

Başta yapay zeka ve robot teknolojisi dahil olmak üzere, modern teknolojilerin çalışma mekanizmaları, doğada rastlanan süreçleri andırmaktadır. Makine öğrenimi ve yapay sinir ağları, insan beyninde gerçekleşen süreçler ile önemli oranda benzerlikler içermektedir. Bilişsel ve kompütasyonel nörobilim alanlarındaki ilerlemeler, insan-makine etkileşimi ve askeri sistemlerde üst düzey otonomi gibi yeni teknolojik atılımları mümkün kılmaktadır[7]. Günlük hayatta sıkça kullanılan yüz tanıma, ses tanıma ve hatta Google arama motorunun gerçekleştirdiği akıllı tahminler yapay zeka algoritmalarının birçok yönüyle insan beynine benzer şekilde davranmasıyla gerçekleşebilmektedir. Dikkate değer bir başka örnek ise, sayısı giderek artan bilimsel çalışmaların büyük şehirlerdeki ulaşım sistemlerini geliştirmek maksadıyla karınca kolonilerini inceliyor oluşudur[8].

Robot sürüleri bir sonraki askeri atılımın tahmini için izlenmesi gereken bir başka alandır. Basitçe tanımlamak gerekirse, sözü geçen teknoloji “bir merkeze bağlı olmayan ve dağınık çok sayıda robotun ‘basit’ yerel kurallara bağlı kolektif ve müşterek dinamiklerine” dayanmaktadır[9]. Robot sürüleri teknolojisinin en önemli özelliği “kendi-kendine organizasyon” (self organization) davranışına dayanıyor olmasıdır. Kendi-kendine organizasyon, “bireysel ajanlar ve sistem bileşenleri ile bunların çevresi arasında gerçekleşen doğrusal olmayan etkileşimlerden makro düzeyde davranışların ortaya çıkması” olarak tanımlanmaktadır[10].

Bu noktada akla gelen soru mevcut ve çoğunlukla yakın gelecekte kullanılacak robotların dışında kimlerin ve nelerin sürü davranışını icra ettiğidir. Bu sorunun cevabı için çok da uzağa bakmaya ihtiyaç yoktur. Zira, söz konusu olgu, okuyucunun çevresinde sürekli olarak gerçekleşmektedir. Kuş sürüleri, arılar, karınca kolonileri ve bakteri kolonileri yukarıda tanımlanan şekli ile ileri seviyeli sürü davranışları ortaya koymaktadır[11]. Bir başka deyişle, gelecekte vuku bulacak, öldürücü robotların birbirlerine karşı ağ merkezli taktik konseptleri kullanan organize düzenlerde savaştığı bilim kurgu görünümlü bir harp sahnesinin, ancak sürü davranışı icra eden organizmaların evrimsel biyolojik köklerinden esinlenerek gerçekleşebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Belirtilen nedenlerden dolayı, gelecek onyıllarda disiplinlerarası araştırma ve geliştirme her ulus için hayati öneme sahip olmaya devam edecektir.

Ayrıca, insanlar da siyasi amaçlar için rakiplerine iradelerini kabul ettirebilmek adına birbirlerini sistematik olarak öldürürken, yani Clausewitz’in en iyi tanımıyla “harp” icra ederken, sürü davranışı gerçekleştirmiştir.  RAND Corporation tarafından 2005 yılında yayımlanan bir çalışma, harp tarihinden önemli örnekleri dikkatle incelemekte, sürü davranışı sevk ve idaresinin, İskit süvarilerinden Selahaddin Eyyübi komutasındaki Memlük atlı okçularına ve modern harbe kadar, birçok örneği olduğu sonucuna varmaktadır. Söz konusu çalışmaya göre, “en gelişmiş” sürü davranışı bozkırlarda yaşayan Türk-Moğol toplulukları tarafından uygulanmıştır. Zira, özellikle Cengiz Han döneminden başlayarak, sözü geçen güçlü askeri düzenler sürü davranışı sevk ve idaresini hem taktik hem de operasyonel seviyelerde başarıyla icra edebilmiştir[12].

Yukarıda belirtilen çalışmaya göre, başarılı sürü davranışının en önemli değişkenleri durumsal farkındalık üstünlüğü, uzun menzilli kabiliyetler, anlaşılması güç şekilde hareket etme, eş zamanlılık ve kuşatma olarak sıralanmaktadır[13]. Robotlar sözü edilen yetenekleri bir gün kazanabilecek midir? Daha da önemlisi, insanlı askeri düzenler karşısında zor görevleri başarabilecek midir?

Solda: Bir kuş sürüsü, doğal sürü davranışı örneği[14] Sağda: Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı ve Deniz Kuvvetleri Hava Sistemleri Komutanlığı tarafından gerçekleştirilen mikro-İHA sürü davranışı testinin video gösteriminden bir kesit. “Söz konusu test kolektif karar-alma, uyarlanır düzende uçma ve kendi-kendini düzeltme yeteneklerini sergileyen 103 adet Perdix İHA ile gerçekleştirilmiştir[15].”

Devam etmekte olan tekno-bilimsel ilerlemenin, sınırlı ve göreve özgü uygulamalardan ibaret kalması düşük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Aksine, ilgili bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmelerdeki mevcut atılım, jeopolitik, askeri, toplumsal, ekonomik ve enformasyonel alanlarda geniş ölçekli dönüşümlere işaret etmektedir. Özellikle not edilmesi gereken husus, ani teknolojik gelişmelerin doğrusal olmayan bir şekilde gerçekleşmekte olduğudur. Dolayısıyla, gelişmelerin mevcut hızından hareketle, genelleme içeren doğrusal ve toplamsal tahminler uygulanabilir görünmemektedir. Bununla birlikte, bilgisayar işlemcileri üzerindeki transistör sayısının her yıl (daha sonra 18 ay olarak güncellenmiştir) ikiye katlanacağını ve bilgi işlem gücünün çok büyük oranda artacağını öngören Moore yasasına benzer bir şekilde, Santa Fe Enstitüsü ve The Massachusetts Institute of Technology (MIT) araştırmacıları geçtiğimiz yıllarda yayımlanan bir çalışmada, 62 farklı teknolojik alanda çok hızlı bir gelişme temposunu tahmin etmiştir[16]Dahası, mevcut ilerleme sinerjiktir. Çeşitli teknolojik alanlarda gerçekleşen buluşlar, genel ilerlemeyi birbirileri ile bağlantılı bir şekilde mümkün kılmaktadır[17]. Örneğin, modern insansız sistemler, robot ve sensör teknolojileri, nanoteknoloji, yapay zeka, doğal dil işleme, uydu haberleşme ve diğer ilintili teknolojilere dayanmaktadır. Geneli itibariyle, mevcut tekno-bilimsel dinamizm ve bunun muhtemel sarsıcı etkileri, politik karar alma süreçlerini daha atik, esnek, gelecek odaklı ve uyarlanabilir olmaya zorlamaktadır.

Yukarıda belirtilen sinerjik özelliklere sahip tekno-bilimsel ilerleme, bilgi akışının çok büyük miktarlara ulaşmış olmasından kaynaklanan zorlukların aşılmasında etkili olabilecek yeni imkanlar sağlamaktadır. “İnsanın bilişsel durumunun anlaşılması ve arttırılması” konusundaki ilerlemeler, “yaygın çevresel algılama ve durumsal farkındalık, açık kaynaklı istihbarat, gözetleme ve keşif, akıllı lojistik uygulamaları, dağıtılmış Komuta-Kontrol-Muhabere-Bilgisayar (C4), eğitim, gelişmiş dizaynlar ve hatta stratejik haberleşme ve insancıl destek” gibi geniş bir alana yayılmış uygulamalarla ilgili yeni olanaklar sağlamaktadır[18]. Sözü edilen kabiliyetlerin tamamı, özellikle insansız sistemlerde otonomi seviyelerinin artması, siber savunma, istihbarat analizi, ve karar destek mekanizmaları gibi alanlar başta olmak üzere,  modern harpte yaşanmaya başlanan dönüşüm ile yakından ilgilidir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan çeşitli raporlarda adı geçen modern “dönüştürücü” teknolojiler. Merkezdeki liste söz konusu yayınların ortak olarak vurguladığı teknolojileri içermektedir[19].

Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Akademisi Stratejik Çalışmalar Enstitüsü tarafından geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma, askeri robotik sistemlerin geliştirme ve operasyonel aşamalarını incelemekte, modern insansız sistemleri, “yaşam döngüsü” analizi yöntemini kullanarak diğer tarihi askeri buluşlar ile karşılaştırmaktadır. Söz konusu modele göre, askeri sistemlerin yaşam döngüleri “deneysel (girişimcilik dönemi), kurumlaşmış, ritüel haline gelmiş, ve hicve konu olmuş (romantikleşmiş) aşamalardan” oluşmaktadır[20]. Başlangıç niteliğindeki deneysel (girişimci) aşama esnasında, bir silah sistemi harp sahasını değiştirecek, gelecek vadeden stratejik, operasyonel ve taktik nitelikleri ile ön plana çıkmaktadır. Ancak, devletlerin savunma teşkilatlarının ve silahlı kuvvetlerin söz konusu silah sistemini kendi harp yöntemlerine tam anlamıyla dahil etmesi zaman almaktadır. Bir sonraki aşamada, uluslar ve ordular yeni silah sistemi ile ilgili tecrübe sahibi olmakta, söz konusu sistemi düzenli olarak kullanır hale gelmektedir. Ayrıca, yine bu aşamada, ilgili geliştirme, üretim, eğitim ve diğer süreçler standartlaştırılmaktadır. Silah sistemlerinin ritüelleştiği üçüncü aşamada, söz konusu sistemlerin üretim ve kullanımının getirileri giderek azalmakta ve maliyetleri artmaktadır. Ayrıca bu aşamadaki bir silah sistemi değişmekte olan tehditlere karşı daha etkisiz hale gelmektedir. Son olarak, hicve konu oldukları dönemde, artık eskimiş ve geçersizleşmiş olan silah sistemlerinin kullanımı adeta intihar niteliğindedir[21].

Yukarıda belirtilen ve silahların yaşam döngülerine dayanan kavramlara atıfta bulunulacak olursa, modern harpte robotik sistemlerin kullanımı başlangıçtaki deneysel aşamanın temel özelliklerini yansıtmaktadır[22]. Uzaktan komuta edilen ve giderek otonomlaşan insansız sistemleri üreten ve çeşitli sahalarda kullanan aktörler, geri bildirim mekanizmaları ile, harp sahalarındaki tecrübelerini gelecekteki imkan ve kabiliyetlerin geliştirilmesinde gerekli olan unsurları tespit etmek için kullanmaktadır.

Dr. Can Kasapoğlu | Savunma Analisti,

 Barış Kırdemir | Varşova Üniversitesi

İncelemenin devamı için .Yükselen İnsansız Sistemler Gücü: Askeri Atılımının Eşiğindeki Türkiye

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.