1915 yılının Eylül ayı sonlarında 4. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı¹ Ahmet Cemal Paşa tarafından organize edilen ve Çanakkale Cephesi’ni yakından görmek üzere Suriye, Filistin ve Lübnan’da yaşayan siyaset adamı, gazeteci, hatip ve bilim adamlarından oluşan 31 kişilik bir heyet İstanbul’a gelmek üzere Halep’ten hareket eder. Heyet uzun bir yolculuktan sonra 7 Ekim 1915 günü Haydarpaşa Garı’na varır. Heyette o sıralarda Arapça yayın yapan 4 gazete sahibi de yer alır.

Arap heyetinin başkanlığını ise Es’ad Eş-Şukayri yapmaktadır. Es’ad Eş-Şukayri daha sonra Filistin’in bağımsızlığı için kurulacak olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucusu ve ilk başkanı olacak olan Ahmet Eş-Şukayri’nin de babasıdır. Ahmet Eş-Şukayri’den sonra da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başkanlığına Yaser Arafat geçecektir.²
10 gün İstanbul’da kalan heyet yanlarına verilen mihmandarlarıyla birlikte 17 Ekim 1915 günü Sirkeci Limanı’ndan hareketle 18 Ekim günü Çanakkale Akbaş iskelesine gelirler ve 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa tarafından karşılanırlar. 19 Ekim 1915 Salı günü Kurban Bayramı olduğundan bayram namazını bir çam ağacının altında kılarlar. Daha sonra heyet Arıburnu Cephesini dolaşır. 20 Ekim günü ağır yaralıları ziyaret eden heyet 21 Ekim Perşembe günü Mustafa Kemal’in Grup Komutanlığı’nı yaptığı Anafartalar Grubunu ziyaret etmek isterler. Anafartalar Grubu Kurmay Başkanı Binbaşı İzzettin Bey, otomobille Kumköy’e kadar giderek heyeti karşılar.


Albay Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları konusunda heyete bilgi verir. Heyet üyeleri, Mustafa Kemal’e hayranlıklarını bildirdiler ve uzun konuşmalar yaparlar. Heyette yer alan Hüseyin El Habbal ile Şeyh Abdülkecim Uveyda Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’i öven kasideler³ söylerler. Heyet ertesi gün Çanakkale’ye geçerek Hasan – Mevsuf Tabyasını ziyaret ederler. 24 Ekim 1915 tarihinde de Çanakkale’den ayrılırlar.

![]()

ALBAY MUSTAFA KEMAL’İN YAVERİ ÜSTEĞMEN CEVAT BEY’İN ANILARINDAN⁴
Bir gün ordudan verilen emirden 24 saat geçmişti. Öğleye doğru adedi 10’u aşan kelli felli bir heyetle karşılaşmıştık. Suriyeliler heyeti namını taşıyan bu kişilerin başında Es’ad Eş-Şukayri Efendi Hazretleri bulunuyordu.
Belki de 4. Ordu Kumandanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın teşvik eseri olan bu heyet, Suriye erlerinden oluşmuş ve Gümbürdek Bayırı’nın içtima hatları içinde çadırlı ordugâhta Anafartalar Grubu umumi ihtiyatı olarak bulundurulan 27. Fırka’yı ve 9. Fırka cephesinde tecrübeli Türk bölüklerinin nezareti altında muharebeye alıştırılmakta olan bu fırkanın⁵ birkaç bölüğünü ziyarete gelmişlerdi.
Özetle Suriyeliler, Suriyelileri göreceklerdi.
Misafirlerine kendi salonunda iyi bir seferi öğle yemeği ikram eden büyük kumandanım, yüzbaşılığından beri Suriyelilerin İmparatorluk Türkiye’sinden ayrılma ideallerini yakından bildiği için uzun ve ağdalı, çok tumturaklı ve sonu güç gelen dualı cevaplarla karşılanan bir nutkuyla, başlı başına sarsılmaz ve yıkılmaz bir kuvvet olan birlik ve beraberliğin lüzumundan bahsetmiş ve Suriyeli erlerin Türk kardeşleri yanında harp ettiklerini takdirle anarak sözünü bitirmişti.

ATATÜRK’ÜN GÖZ KIRPARAK İLETTİĞİ MESAJ
Sofra nihayete erdikten sonra komutanım Suriye heyetini postalara ayırarak erkân-ı harp heyetinden birer zabit refakatinde cepheyi ve cephedeki 27. Fırka bölüklerini görebilecekleri noktalara ve mevzilere gönderdi. Es’ad Eş-Şukayri ve birkaç arkadaşı benim hisseme düşmüştü. Komutanımdan ayrılırken vazifemin emrini almış ve o ebedi, bugünün meşhur göz kırpmasıyla da muharebe cephemizin tehlikelice bir mıntıkasına heyetin götürülmesini benden istediğini anlamıştım.

9. Fırka’nın Mestantepe mevzilerinde bulunan 27. Fırka bölükleri, artık cephemizin diğer mevzilerindeki erlerimiz kadar muharebenin ağır vazifelerini görüyorlardı.
Heyet Suriye’nin çocuklarını görmek için Suriye’den kalkarak uzun bir yolculuğu seçip cephemize gelmişlerdi. Bu kişilere, her koşulda çocuklarını göstermek azim ve kararıyla karargâhtan ayrıldım.
Fakat öncelikle muharebe hatlarımızın umumi vaziyeti hakkında bir fikir vermek için manzarası geniş ve tehlikesi nispeten az olan küçük Anafartalar’ın doğusunda Kavaktepe istikametinde bir sırta heyeti çıkarmayı uygun buldum.
Mevcudumuz, emirberlerimizle birlikte 10’u aşıyordu. Dere içlerinden geçen yol bizi düşman gözünden sakınmıştı. Tasavvur ettiğim hâkim tepeyi bulmuş ve durmuştuk. Kireçtepe mıntıkası hariç, geriye kalan Anafartalar Cephesi’ni tamamen görüyorduk.
TAYYARE ÜZERİMİZDE SEKİZ ÇİZMEYE BAŞLADI⁶
Cephe izahatına başlamıştım. Saçlı, sakallı, beyaz sarıklı, rengârenk cübbeli kafilemiz düşmanın dikkatini çekmiş olacak ki gözüktüğümüzden birkaç dakika sonra tam başlarımız üzerinde bir tayyare belirdi.

![]()
Es’ad Eş-Şukayri:
“ Beyim çok teşekkür ederiz biz işi ehline bırakalım, bu kadar kâfi” dedi ve süvarilerimize doğru yol almaya başladı.
“Efendi hazretleri çocuklarımızı görmeyecek misiniz? Vazifem heyet-i âliyenize onları göstermektir” dedim. Es’ad Eş-Şukayri gülümseyerek;
“Kâfi derecede gördük. Aydınlandık. Üst tarafını ehline bırakalım beyim” cümlesini tamamlarken atına binmiş ve grup karargâhına doğrulmuştu.
Suriyeli misafirlerin dönüşünden sonra parola gibi “yallah” kelimesinin onlara verdiği hızı anlattığım zaman aziz kumandanım çok gülmüştü.
ANAFARTALAR’DA BEYAZ ELBİSELİ ASKERLERİN SIRRI⁷
Anafartalar muharebelerinin ilk kanlı hızının sarsıntısı henüz durmamış, yer yer, zaman zaman, sınırlı fakat şiddetli devam ediyordu. Ağustos’un en sıcak günlerinden birini yaşıyorduk. Öğle vaktini bir iki saat geçiyordu.
7. Fırka’nın sol cenahını teşkil eden 4. Fırka’nın Abdurrahman Bayırı’ndaki bir alayına düşmanın kısa süren şiddetli piyade ve topçu ateşinden sonra ani süngü hücumuna geçtiğini, fakat siperlerimiz ve ateş hatlarımız takviye edilerek kıtalarımızın karşı hücuma kalktıklarını fırka kumandanı haber vermişti.
Uzak bile olsa hiç olmazsa umumi manzarayı görmek ve ona göre tedbir almak zaruretiyle, kumandanım ve erkân-ı harp zabit heyetinin birinci kademesi, karargâhın kuzeybatısında bulunan Gazitepe’deki gözetleme mahalline koşarak çıktık.

![]()
Gözetleme dürbününün ve dürbünlerimizin gösterdiği manzara hepimizden ziyade yaradılıştan cesur kumandanımı derin bir heyecana düşürdü.
O, gözetleme dürbünüyle Abdurrahman Bayırı’nda gayet atik, tetik, düşmana saldıran, idmanı yerinde beyaz elbiseli askerlerin süngü savaşı yapmakta olduklarını görmüştü. Şahsi dürbünlerimiz de aynı levhayı resmetmişlerdi. Ordumuzda beyaz elbiseli kıtaların olmadığı herkesçe biliniyordu. Bu sebepledir ki onların düşman olduğunu düşündük. Eğer düşündüğümüz gibiyse düşman cepheyi yarmış olabilirdi.
Kumandanım tam duruma müdahale edeceği anda, beyaz elbiseli askerlerin kumandanından haber geldi. Askerlerimiz süngü hücumuyla düşmanı püskürtmüştü.
Sorulan beyaz elbiseli askerler için de açıklama geldi. Günün bunaltıcı sıcağının tesirini azaltmak vesilesiyle alay askerleri ceketlerini çıkarıp istirahat etmekteymişler. Düşmanın ani taarruzunda ceket vesair teçhizatını giymek için harcayacakları birkaç dakika düşmanın muvaffakiyetine hizmet edebileceği kaygısıyla silah ve süngüsünü kavrayan erler düşman üzerine atılmış. Gördüğümüz beyaz elbiseli askerler meğer sevgili ve kahraman Mehmetçiklerimizmiş.⁸

![]()
YORUM;
Yukarıdaki olayların bizzat tanığı tarafından kaleme alınan gerçek anlatımları okuduktan sonra Çanakkale Savaşları hakkında uydurulmuş hikâyeleri tekrardan yorumlamak gerekiyor.
1. Çanakkale Savaşı sonrası sağ kalabilen askerlerin arkamızda yeşil sarıklı, cübbeliler vardı demesini pek yadırgamamak gerekiyor. Savaşın psikolojisi içerisinde arkalarında görmüş oldukları kişilerin Suriye heyeti olabileceğini bilmelerine imkân yoktur.
2. Yine Çanakkale Savaşı sırasında beyaz elbiseli askerler anlatısı, Türk askerlerinin direnişini manevi bir güçle ilişkilendirilmesi oldukça tutarsız görülmelidir. Zira sıcak havada ceketlerini çıkartıp atletleriyle dinlenen askerlerin ani saldırı karşısında anlık savunması, dışarıdan beyaz elbiseli askerlerin düşman tarafından da vurulamaması onların ilahi varlıklar olduklarını ispatlamaz. Olsa olsa Türk askerinin inancını ve motivasyonunu simgeler.
İngiliz subaylarının, Türk siperlerinde savaşan beyaz elbiseli “atletli” askerleri vuramamaktan şikâyet ettikleri günlükler veya anılar bu hikâyenin manevi güçlere bağlanmasının temelidir.
YAVER CEVAT ABBAS’IN ÇANAKKALE’DEKİ HAVACILIK ANLATISI⁹
Yukarıdaki hurafelerden sonra Çanakkale Savaşı sırasında yaver Cevat Abbas’ın anlattığı Mustafa Kemal ve düşman tayyareleri ile ilgili yaşanmışlığın da paylaşılması gerekmektedir.
“… Tepemizde 11 düşman tayyaresi dolaşıyordu. Mareşal Liman Von Sanders ölüm yağdıran kartalların zulmüne uğramamak için olacak, ormanın sıklığına sığınmış bulunuyordu.
Liman Paşa’dan ayrıldıktan birkaç dakika sonra kumandanıma katılmıştım.
Kumandanımı Çamlıtekke’nin bir kilometre kuzeyinde çıplak bir tepenin üstünde buldum. Yere bağdaş kurup oturmuş ve düşman istikametine dönmüştü. Haritasını yere açmış, dürbünü elinde cepheyi tetkik ediyordu. O güzel başında kaba şayaktan¹⁰ haki bir başlık, sırtında nefer kaputundan bozularak yapılmış basit fakat uygun ve temiz bir kaput vardı. Her gün dikkat ve itina ile tıraş olan Mustafa Kemal o gün buna vakit bulamamıştı. Yüzünde her kılı dikleşen hafif bir sakalı vardı.
Az evvel bahsettiğim 11 düşman tayyaresi, tepesinin üzerinde uçuyordu. İşte iki kumandan arasındaki büyük farklardan bir küçüğü.
Mustafa Kemal düşman tayyaresinin savaş sırasında bir tepede tek başına görülen hareketsiz bir hedefe bomba atmayacağını veya turlar çizerek makinalı tüfekle bir kişiye ateş etmek için zaman harcamayacağını çok iyi bilmektedir.
![]()

Çanakkale zaferini hurafelere, beyaz elbiselilere dayandırmak Türk Milleti’ni, askerini, komutanlarını, Mustafa Kemal Atatürk’ü görmezden gelmektir. Zaferi kazandıran asıl etmen hurafe ve uydurmalar değil Türk Milleti’nin vatanını savunma mecburiyetidir.
İNGİLİZ DEVLET ADAMI WINSTON CHURCHILL DER Kİ!
Bu savaşı kazanmak için; askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Mutlaka yenecektik. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışız; MUSTAFA KEMAL’i… Bağrımda İngiliz gururu olmasa, TÜRK’LERİ alnından öpmek, onları ayakta alkışlamak isterdim.





