VECİHİ HÜRKUŞ ve EYLÜL

1 EYLÜL

1921  “Sakarya savaşının en korkunç ve ciddi günlerinden birinde, yine vazife yolunda topçu infilakları arasından zikzaklarla geçerken, güney batımızda beliren bir tayyareyi görmüş ve arkadaşıma göstermiştim. Bu kısa görüşmemizde evvela bombalarımızı boşaltmayı, sonra da düşmanı muharebeye mecbur kılmaya anlaşmıştık.

O anda Basri ile emellerimiz tamamıyla birleşmişti. Basri bombaları hazırlarken, ben de hayra geçecek hedefleri seçiyordum. Bu sırada bize hayli tesirli heyecanlar tattıran iki topçu grubu önümüzde ve en müsait bir hedefti. Esasen vaktimiz de çok dar olduğu için, hemen bunlara dönerek ateş isteklerini mukabelesiz bırakmadık. Bu fazla ağırlıklarımızı boşalttığımız zaman zarfında düşman tayyaresiyle aramızdaki mesafe de azalmıştı.

Düşman tayyaresi Haymana üzerinde uçuyor, biz de daha cenuba doğru akış halinde düşmanın ricat hattı üzerine yüksek süratle ilerliyorduk. Hizmet nevi itibariyle aramızda bir fark olmadığı gibi, sürat ve yükseklik bakımından da müsavi bir halde bulunuyorduk. Çok kuvvetle tahmin ediyorum ki, hasım tayyarenin uçucuları bizi yakın mesafeye kadar görmemişlerdi. Çünkü çok yakın mesafeden bizi gören bu tayyare derhal istikametini değiştirerek ricata başlamış, fakat çok geç kalmış olduklarından, dönüş halinde iken, bizi karşılarında bulmuşlardı.

Bu vaziyette muharebeden kaçınacak hiçbir imkân bulamayacağından, mecburen turlara ve aramızda ölüm turu dediğimiz muharebeye başlamıştık. Basri’nin ateş kabiliyetine, itimadım olduğu kadar iradesinin de hayranıydım. İki tarafın da ateşi başlamıştı. Fakat arkadaşım mermi sarfından kaçınıyordu. Her birkaç mermiden sonra ateşi kesiyor ve endaht tesirini araştırıyordu. Hasım tayyare ise, büyük bir heyecan içinde mütemadiyen ateş ederek, şarjörüne sık sık koyduğu izli mermilerle, tayyaremizin etrafında serpantin gibi çizgiler çiziyordu. Bu izli mermilerden bizde yoktu. Fakat aynı zamanda itiraf edeyim ki, bu izler, benim çok işime yaradı ve bu suretle tayyaremizin uçuşunu izli mermilere göre tanzime başladım.

Bazen yükseliyor, bazen dalgalı bir kademeden atlar gibi irtifa kaybederken, hafif kayışlarla muharebe dairemizi küçültüyordum. Muhakkak ki düşmanın endahtında bir istikrar yoktu. O daha ziyade mermilerinin çizdiği izlere göre nişan alıyordu. Hâlbuki Basri tüfeğine hakkıyla hâkim ve net bir ateşin sahibiydi. Ateşi idare bakımından ise, sanki mermilerin maliyet hesabını yapıyordu. Eğer beher mermiyi o zamanki maliyet hesabına göre düşünürsek, henüz iki liralık bile mermi yakmamıştık. İnsanın bu kadar cimrisi de hoşa gitmiyor vesselam. Çünkü leblebi pazarlığında değil, hayat alışverişinde bulunuyorduk. Fakat tam bu sırada Basri’nin hesapsızca omzuma inen bir yumruğunu sağa doğru uzanmış gördüm. Bu o kadar azametli bir koldu ki, sanki uzansa tayyarenin içine yığılmış rasıta kollarından tutarak kaldıracak ve bir merhamet mucizesi yaratacaktı!

Arkadaşım aynı zamanda: “Rasıt, rasıt!” diye bağırıyordu. Zaten bir an bile gözlerimi ayırmadığım rasıda dikkat ettim yerinde yoktu ve tüfeği de türel üzerinde sahipsiz olarak askıda kalmıştı. O an hasım tayyare sola keskin bir dönüşle muharebe çevresinden uzaklaştı. Çünkü rasıtı vurulmuş ve müdafaasız kalmıştı. Biz bu ani vaziyete karşı tedbir hazırlığı yapmakta iken, düşman açık bir tur üzerinde ikmal ettiği dönüşünden sonra üzerimize doğru döndü. Bu hareket gösteriyordu ki, mağlup düşman son bir kozla kendini kurtarmak kaygısına düşmüştü ve şimdi kendisi taarruz ediyordu. Hemen tayyaremizi yeni vaziyetin icap ettirdiği şekle uydurarak hasmı yan ateşine mecbur kılan bir durum aldım ki, bu vaziyette onun ateşi ve isabet ihtimali çok zayıf bir ümide kalmıştı ve aksine olarak da iyi bir ateş kabiliyetine sahip olan rasıtımın öldürücü huzmesi içine kendi arzusu ile girmiş bulunuyordu.

Nihayet o ateş zamanı doğdu. Düşmanın ateşi tayyaremizin gerilerinde izler bırakırken, Basri’nin mermileri onu tam bir isabet halinde kucaklıyordu. Üzerimize doğru büyük bir süratle hücuma geçen düşman, çok yakın üstümüzden geçti, ben de derhal onun aktığı tarafa dönerek kuyruk altına doğru bir dalış süratiyle yanaştım. Basri’nin ateşi bu fırsatı kaçırmamak için güzel işliyordu. Netice: Düşman bu dalış süratinden çıkamadı ve her an büyüyen bir süratle Katrancı vadisinin koyu dalgalarına daldı.

Arkadaşım ve ben bu güzel Türk diyarının mavi semasında yine baş başa kalmıştık. Döndüm, yüzüne baktım. Gözlerinin içi gülüyordu. Gülüştük, el ele tutuşarak öpüştük. Bu hal iki havacının zafer tebrikleri idi. Henüz yorulmamıştık. Kumandanlarımızın da bizden beklediği haberler vardı. Ben Basri’nin esasen bu halini seviyordum. O şimdi tüfeğini tural üzerindeki yerine takmış, hiçbir şey olmamış gibi, elinde kurşun kalem ve defteri, zemindeki kuvvetleri sayıyor ve yazıyordu.

Beni tekrar dürttü ve yeri gösterdi. Eğildim baktım. Evvela bir şey anlayamadım. Sonra seslendi. “Topçular, topçular!”

Tekrar baktım ve çok da aradım, yine bir şey anlamamıştım. Arkadaşım tekrar seslendi. Ateş kesilmişti, filhakika biraz evvel gördüğümüz ateşten eser yoktu. Nihayet son notlarımızı da tuttuktan sonra, yuvamıza dönmüş ve inmiştik.

Yere iner inmez bütün arkadaşlarımız ayrı ayrı bizi kucaklıyor ve tebriklerle öpüyorlardı. Biz daha bir şey söylememiştik. Fakat öğrendik ki, yarım saatten beri bizim telefon işlemekte ve hava harbimiz birçok kıta kumandanları tarafından takdirle bölüğe bildirilmekte imiş, hem vaziyeti şöyle anlatıyorlarmış: Müdafaa kıtalarımız çok ciddi bir vaziyette ve düşman topçusunun mütemadi ateşi altında göz açmaz bir halde iken hava muharebesinin başladığı o sahne altında, her iki muharebe tarafı da ateşi bırakarak havadaki muharebeyi seyre daldığını ve tayyaremizin galibiyeti üzerine yaşa naralarıyla bütün askerlerimizin coştuklarını söylemişler. Evet, ne güzel tesadüf ve ne şümullü bir zaferdi. Bu zafer Basri’nindi. O, bu muharebede, ateşe ve iradesine çok hâkimdi. Bu sefer benimle birinci, fakat tayyareci Cemal ile Umumi Harp’te Irak’ta yaptığı hava muharebesi de ilave edilince, ikinci hava zaferi idi. Çünkü orada da buna benzer bir hava harbinde bir düşman tayyaresi düşürmüş, şerefli bir hatıraya malikti. Bu suretle İsmet tayyaresi, Sakarya muharebesinin tek varlığı gibi, o günkü muvaffakiyetle havaların da hâkimi olmuştu.

Havacılık Tarihinde Türkler–c:2 s:74;

“1 Eylül 1921 İkinci sortiyi Pilot Vecihi ve Rasıt Hasan Basri yaptı. Karşılaştıkları bir Yunan uçağında önce Yunan rasıt vuruldu. Sonra vurulan uçak Katranca Vadisine düştü. Hava muharebeleri sırasında iki taraf ateşlerini kesmiş uçakları seyrediyordu. Sonunda askerlerimiz sevindi.”

2 EYLÜL

1921  BÜYÜK BİR YUNAN KARARGÂHINI BOMBALADIK.

“Yine sabah, Basri ile yükselerek düşman gerilerine akmıştık. Her zamanki taramayı yaptıktan sonra, tam cephenin merkez gerisinde şimdiye kadar mevcut olmayan büyük bir ordugâh görmüş, merakla yaklaşmıştık. Hakikaten merakı mucip bir haldi. Çünkü burada bu ordugâhın tam ortasında fevkalade büyük bir çadır, etrafında otomobiller ve süvari hayvanları bulunuyordu. Ordugâh ve civarı çok kalabalık bir halde idi. Evvela bunun yeni kurulmuş bir hastane olduğunu sanmıştım. Fakat Kızılhaç işareti bulunmadığı gibi, etrafındaki kalabalık şeklinden bu ordugâhın daha ziyade yüksek bir kumanda karargâhı olduğu hissini verdiği için, bombalarımızla hücuma başladık.

Yanımızda dört bomba kalmıştı. Birinci bomba çok kesif bir kalabalık arasında, ikinci bomba da süvarilerin arasında patlamış, yerdeki feci tesirini hemen aynen görmüştük. Üçüncü bombadan bir şey anlayamadık. Dördüncü bombamız büyük bir çadırın dibinde parçalandı. Bu isabetin tahribatını araştırırken, Basri bana bağırarak en büyük çadırı gösteriyordu. Filhakika büyük çadırın etrafını duman kaplamıştı. Her noktasından duman fışkırıyordu. Demek infilakını göremediğimiz üçüncü bombamız, tam bir isabet üzerinde idi. Bu kullandığımız bombalar, yıkmaktan çok ufki çıkışlarıyla öldürücü bombalardı.

Çok büyük kargaşalıklara sebebiyet veren bu hücumumuz tam zamanında ve tam yerinde istediğimiz tesiri yapmış ve bizi vazife zevki içinde yuvamıza döndürmüştü. O günkü bomba taarruzunun tesiri hakkında sonradan elimize geçen bir Yunan gazetesinde, aynı vakada yaralanarak tedavi edilmek üzere Atina’ya dönen bir gazete ajanının yazısını açıkça hatırama geçiriyorum:

“Türk’ün fazla tayyaresi bulunduğunu iddia edemem, bir veya aynı tipten iki tayyare. Fakat her an başlarımız üzerinden ayrılmayan bir “kara bela”. Beni de yaralamıştı.

Bugün büyük kumandanların içtimai vardı. Büyük bir çadırlı ordugâh ve başkumandanın başkanlığında bütün büyük kumandanlar gelmiş ve karargâhı muhafaza ve süvari kıtaları doldurmuştu. Tam bu sırada yine bu kara tayyare gözüktü. Karargâhın tam üstünde helezonlar yaptıkça bombalarını bıraktı ve hepimizi bir ateş ve duman deryası içine sardı. Evvela öldüğümü sanmıştım. Sonra aklım başıma geldiği zaman sol kolsuz olduğumu anladım. Sonra öğrendim ki, dört bomba atmış ve bu dört bomba ordugâhtan insan ve hayvan tam 400 cana kıymış ve bunların içinde bir general, 5 miralay ve bir doktor miralayı ve yirmi kadar da subay varmış…” Vesaire…

Yaralı ajan henüz can acısı içinde hastanede bu satırları yazarken, doldurduğu satırlarda geniş bir hezeyan da vardı. Daha sonraki günler, hiç değişmeyen bir tempo ile çalışarak bütün arkadaşlarla sanki hizmet rekabetinde idik. Yunanlı gazetecinin birinci tahmini çok doğru idi. Türk tayyaresi bir ve hep o kara tayyare idi. 19 gün devam eden büyük meydan muharebesinin yegâne keşif tayyaresiydi. Bu hadise yalnız dört bombanın neticesi idi. Hâlbuki İsmet her gün iki defa düşman karargâhını dolaşıyor ve her ziyarete en az altı bombayı beraberinde götürüyordu. Pek çok defalar keşif yolu kolları, toplu bir halde istinat kıtaları bu bombalara hedef olmuştu…”

Tarihte Türkler: s:70;

“Sakarya Muharebesi’nin hitamından sonra düşman ordusunun Başkumandanlık karargâhında bulunan bir ecnebi muhabirden naklen İstanbul gazetelerinde intişar eden ve İstiklal Harbi esnasında elimize geçen bir gazetede okuduğumuza göre ecnebi muhabir aynen şöyle yazıyordu: “Bugün yine aynı saatte mavi kanatlı Türk tayyaresi tepemize geldi. Fakat bu ziyaret bugün bize çok pahalıya mal oldu. Atmış olduğu birkaç bombadan tam seksen kişi zarar gördük. Karargâhtan bazı erler maktul düştü. Ve birçokları da ağır ve hafif yaralandı. Ben de kendimi güç kurtarabildim.” O gün tarihli uçuş raporları bilahare tarafımızdan tetkik edilmiş ve bu isabetli bombaları atan uçucuların Büyük Vecihi ve rasıdı Teğmen Hamdi Çaypınar ve pilot Fazıl ve rasıt Teğmen Basri Bilginer oldukları anlaşılmış ve bu kahraman, fedakâr ve cesur arkadaşların muvaffakiyetleri bölük muhitinde alkışlanmıştır. Hâlbuki hakikat yukarıda arz edildiği şekilde bütün hava kuvvetimiz Sakarya Muharebesi’nin hemen başından nihayetine kadar bir tek tayyareden ibaretti. Bu tayyare durmadan, günde vasati üç ila dört uçuş yaptığından on gün zarfında revizyon saatti dolmuştu. Fakat revizyona da vakit yoktu. Bir gece çıralar ve fenerlerle çalışmak suretiyle yirmi dört saat zarfında revizyon ikmal edilmiş ve tekrar vazifeye başlanmıştı.”

Havacılık Tarihinde Türkler–C:2 s:74;

“2 Eylül 1921’de, Vecihi ve Hasan Basri büyük bir Yunan Ordugâhını bombaladı.”

1931  İLK TÜRK UÇAĞI İLE YURT TURU BAŞLIYOR:

Birinci gün meydanı dolduran arkadaş ve halk topluluğunun samimi uğurlamaları arasında tayyaremize iki büyük çuval, içinde de 50.000 beyanname yükleyerek yükseldik. Ankara üzerinde cemiyet merkezine yaptığım kısa bir selam uçuşunu takiben kuzey batı yönünde, önümüzde sıralanan dağları aşmaya başladık ama altımızda alçalan ve yükselen birçok meskûn yer var, bunları ziyaret etmeden nasıl geçeriz? Davamızın gereği, karar kesin, bu sebeple yükseliyoruz, iniyoruz, arazi durumuna uyarak bütün halk topluluklarına sevgiler, selamlar ve beyannamelerimizi sunuyoruz.

Kızılcahamam

Tabiatın zengin çam ormanları arasına sıkışmış bu küçük kasabamızın tek yolunu halk ve mini mini okul yavruları, ellerinde bayrakları ile doldurmuşlardı. İnişe müsait olmayan kasabayı ve samimi tezahüratla çırpınan halkımıza birçok turlarla çok yakınlarından uçarak, selam ve teşekkürlerimizi saçtığımız beyannamelerimizi sunarak ayrıldık. Rotamıza girerek Benli dağlarını aştıktan sonra ilk durağımız Gerede’ye yaklaştık.

Gerede

Denizden 1.600 metre yüksekte, kuzeyi dağlar ve sonsuz çam ormanları ile çevrili yeşil bir kasaba. Bahçeleri zengin, toprağı baştanbaşa işlenmiş, aydın bir varlık. Kasabanın hemen doğusunda küçük bir tarlaya indim. Tarlanın etrafını saran ve tayyareyi ilk defa gören halk, coşkun bir sevinç içinde.

“Bizim tayyaremiz” Bizim tayyaremiz” bu sözü sık sık zevkle işitiyorum. Kadın, erkek, genç, ihtiyar, herkes ilgi ile bu varlığa hayrandı. Etrafını sardıkları tayyareyi okşuyor, hatta bazıları kanatların uçlarını öpüyorlardı. Bu manzara beni mest etmişti. Hele halkın uçma istekleri neşeme heyecanlar katmıştı. Fakat indiğim tarla o kadar küçüktü ki, özellikle 1.600 metre yükseklikteki hava tazyikinin düşüklüğünde, bu küçük meydanda arzularını yerine getirmek imkânsızdı. Bunun için etrafta başka bir meydan aramak ihtiyacını duymuştum. Yorgunluk, istirahat aklıma gelmiyordu. Halkımızın içten ilgisi, özellikle uçma istekleri gönlümü sarmıştı. Arzularını tatmin için imkân aramaya başladım. Kasabalıların tarifleri üzerine bir araba ile gittiğimiz geniş bir tarlayı amaca uygun bularak geriye döndüm ve tayyareme atlayarak yeni meydana inmek üzere havalandım. Topluluk da akın akın kasabanın güneyindeki meydana gelmeye başladılar.

Başladığım uçuşlar ne kadar sürdü ve kaç vatandaş uçurdum? Notlarımda kayıt yok, ama halkın gösterdiği ilgi ve yeni tanıdıkları tayyare ile uçmak arzularını hayret ve önemle karşılıyordum. Her yaşta kadın, erkek, eski bir alışkanlık itiyadı gibi uçmak için can atıyorlardı. İdealimin bu kadar kolaylıkla tahakkuk etmekte olduğunu görmek de benim için sonsuz bir zevkti.

Birkaç saatimi aralarında geçirdiğim Geredelilerden birçok vatandaşa uçuş zevkini ve havacılık ilminin önemini ve vatan savunmasındaki yararlı ve yıkıcı kudretlerini öğrettikten sonra o günkü ilk konak noktamız olan Bolu şehrine doğru havalandık.

Bolu

Yolumuz lacivert fonlara sarılmış ormanlarla örtülü dağlar arasındaki İstanbul yolu üzerindeyiz. Yurdumuzun bu mamur bölgesindeki küçük köyler bile kiremit damlı yuvalar halinde, bütün evlerin duvarları bembeyaz ve şirin, bunları bir kaç metre yüksekten aşan yolumuzda halk ile başbaşa gibiyiz. Termik hadiselerin sarsıntıları içinde gülüşerek, şakalaşarak, her gördüğümüz vatandaşı selamlıyarak onlara avuç avuç beyannameler ve şükranlar saçarak uçuyoruz.

Artık Bolu şehrimiz görünmeye başladı, Bolu dağlarının kuzeye taşan kesimini aştık, geniş ovanın küçük köylerini ve halk topluluklarını selamlıyarak konak noktamıza yaklaşıyoruz. Bolu kısaca, güzel bir Anadolu kasabası. Yılankavi yollar kenarındaki güzel binalar, sivri minareler, çalışkan bir varlığın karakterini ifade eden eserlerdi. Biz bu varlığı havadan selamlarken halk da akın akın kuzeye kasaba dışına koşuyorlardı.

O tarafa baktığımda biraz uzaktaki düzlükte kesif bir halk yığını görmüştüm. Şehir üzerindeki uçuşumu tamamladıktan sonra bu toplantı üzerine döndüm ve çuvallarda kalan son konfetileri de saçarak yaptığım turlardan sonra yere indim.

Burada da hep o duygu, hep o heyecan ve hep o candan tezahüratla karşılandık. Halkımızın “Yaşa” naraları, kollar üzerindeyiz. Tayyarem hakkında gazetelerin yayınlarını izleyen aydın halkımız bu milli başarıyı ve bu ziyaretin manasını da layık olduğu şekilde karşılıyor ve yüzlerimizi okşayan ılık dudakların arasından sızan şu sözler kulaklarımı dolduruyordu.”Yaşa, kahraman Türk, bu gökler senin, senin yaptığın kanatlarınındır, övünüyoruz senin gibi havacılarımızla”.

Bu resmi ziyaretin programını bile tatbik imkânını bulamıyordum. Muhterem Vali, Garnizon kumandanı, Belediye Reisi ve her sınıf halk teşekküllerinin seçkin büyükleri, bu akın arasında kalmışlardı. Nihayet polis müdahalesi ile zor durdurulmuştu. Biraz istirahatten sonra, konuşmalarıma başladım, havacılık ilmine inanç telkin etmeye ve tayyarenin medeni hayat ve milli savunma alanlarındaki önemini telkine çalışırken sözlerim, halkın, “Uçmak istiyoruz, uçacağız” nidaları ile karşılanmıştı.

Arzularının bu şekildeki tezahüratından sevinç duyuyordum. Şimdi ben havacılığı sevdirmek değil, genç, ihtiyar, kız, erkek bütün bu vatandaşların uçma isteklerini yerine getirememek zorluğu içinde idim. Belki iki saat önce Gerede’de yaptığımız uçuşlar Bolu’luların kulaklarına gelmiş de bu coşkun tezahürat ondan doğuyordu sanki. Bu üstün cesaret karşısında şöyle bir gerçek olay hatırıma gelmişti. Uçuş emniyetinden bahisle uçuşa teşvik ettiğim bazı dostlarımın, hava kuyuları masallarına dair korku ifade eden sözlerine mukabil, bu aydın yurtdaşların kanaatlerinde gerçeği takdir duyguları görüyordum.

Bu sevinçle uçuşlara başladım, imkân oranında her vatandaşı uçurmak zevkli kararımdı. Bu faaliyet bayram yerindeki çocukların, duvar dibine kadar ata binmelerine benzer bir hal aldı, tayyarenin yolcuları mütemadiyen değişiyor, bir kaç dakikalık uçuşlarla yükseliyor ve iniyorduk. Ne kadar uçtuk? Notlarımda yine kayıt yok, esasen zapta da imkân yok. Hava kararmaya başlayınca uçuşu durdurduk ve ertesi gün yapacağımız seyahat için tayyareyi hazırlamaya başlamıştık. O geceyi bu samimi, sevgili halkın arasında hep havacılık konuları, heyecanları içinde neşe ile geçirmiştik.

3 EYLÜL

1931  İlk Türk Sivil Uçağı VECİHİ XIV İLE YURT TURU:

“Sabah erken Bolu halkına teşekkürlerimizi sunduk, içten uğurlamaları arasında veda ederek havalanmıştık. Bolu üzerinde dolaşarak yükselmek için yaptığım turlarla rotamızdaki dağları aşmaya gelince, tayyareyi kuzeye döndürdüm, 2.500 metre yükseklikte uçmaya başladım. Zemin koyu yeşil, çok dalgalı, tabiat adına güzel bir manzara, ciğerlerimizi şişiren havada hoş bir çam kokusu var. Altımız, koyu renklere bürünmüş bir umman. Karadeniz’e kadar 120 km boyunca hep aynı manzara, toprak ve taş adına tek nokta görülmeyen deniz gibi bir orman.

“İtiraf edeyim ki duygularıma heyecan musallat oldu. Uçuşlarımda daima ihtiyati bir tedbir olarak inişe müsait yerleri dikkatlerimden uzak tutmamayı itiyat eden bir pilot olarak bu heyecanı his etmekte haklı idim. Çünkü bu uçsuz umman içinde dereler dâhil inişe müsait tek nokta göremiyordum. Gerçi altım deniz değildi, ormandı ve motor arızasında tehlikesizce herhangi bir ağacın dalları üzerine oturtabilirdim ama balta girmemiş bu ormandan nasıl çıkacaktım?

“İşte heyecanım bu hayal kâbusundan doğuyordu. İnleyen motorumun sesine kulaklarım daha çok hassas olmuştu. Mütemadiyen yükseliyor, yaklaşık 3.000 metreden Karadeniz’in mavi sularını görmeye hasret duyuyordum.

Ereğli

“Bolu’dan hareketimden bir saat sonra Ereğli üzerindeydik, mavi suların döğdüğü bu şirin yurt parçası duygularıma huzur vermişti, limanda bir kaç gemi, sahili döğen dalgaların beyaz köpükleri bu güzelliğe füsun katıyordu.

“Ereğli halkı ziyaretimiz hakkında önceden haberli oldukları için sokaklarda ve sahilde yığınlar halinde toplanmışlardı, inebileceğimizi sanan halk ellerinde bayraklarla merasime hazırlanıyor, saçtığımız konfetileri kapışıyorlardı. İnişe müsait bir yer bulabilmek için burada da çok dolaştım, baştan başa dalgalı ve ağaçlık olan alanlarda düzlüğe benzer tek nokta yoktu. Sahil kâmilen iri çakıllarla örtülü, dar ve dikti. Ereğli programda zaten havadan ziyaret yeri idi, alçaktan bir kaç dönüşle halkı selamlayarak, veda edip doğu yönünde sahili takibe başladım. Hırçın dalgaların oyduğu sahil yarıntıları, bazı yerlerde o kadar derin rahneler açmış ki, yamaçlar altında kalan sahil oyuntularını görmeye imkân yok. Bu tabiat kudretini hayranlıkla seyrede ede ve yolumuz cıvarına tesadüf eden bütün köyleri, hatta sahilde gördüğümüz küçük balıkçı kulübelerini bile selamlayarak Zonguldak’a yaklaşmıştık.

Zonguldak

“Kara altın yurdu, Karadeniz sahilinde böylesine muasır anlayışı ve medeniyeti benimsemiş mamur bir şehri görmek vatandaş ruhuna ne güzel ferahlık veriyor. Ne yazık ki inişe elverişli tek noktası yok, olsa hava sporları, yelken uçuşları için biçilmiş kaftan. İnsan azmi ve iradesi nelere muktedir değil? İşte kara yolları idaresinin dağları deviren eserleri ortada ama, o tarihte bugünün imkanlarından mahrumduk.

“Evet, Zonguldak her tarafı dağ ve arızalarla dolu bir mevki, sarp kayalar üzerine inşa edilmiş bir şehir. Şehir içi ulaşım yolları bile kademeli merdiven halinde, hele yukarı kesimlerde tek araba görülemiyordu. Ben bu zengin yurt parçasının imkânsızlığına üzülerek çırpına çırpına havacılık davamızı duyurmak için şehir ve civarında inebilecek bir yer ararken halkı selamlayarak konfetilerimizi saçıyorduk.

“O günkü programımızda dört kasaba halkını havadan ziyaret edecek ve Cide’ye inerek orada konaklayacaktık. Buna göre daha iki kasaba, Bartın ve Amasra ziyareti vardı, oralarda da iniş alanları yoktu. Bunu düşünerek yolumuza devam ediyor ve her meskûn yerde yaptığımız gibi bütün vatandaşlarımıza konfetilerimizi atarak selamlarımızı sunuyorduk.

Cide

“Nihayet konaklayacağımız Cide’ye vardık. Karadenizin bu turistik güzel goncası, üzerlerine köpürerek yığılan büyük dalgalardan korkmuş gibi, güneyde yükselen yeşil dağların arasına saklanan bir hali var. Küçük fakat tabiatın zenginliklerini kucaklamış bu sahil yuvasının halkı ve okul yavruları neşe içinde kaynaşıyordu. Bu mutlu varlığı selamladıktan sonra meydan diye hazırlanmış küçük bir düzlüğün üzerine geldik, sahil kumsalı ile ağaçlar arasındaki bu düzlük harman meydanı gibi bir şeydi.

“Tayyarenin kuş gibi, istediği zaman her noktaya konabileceğini sanan kasabalılar, ellerinde talimatnameleri bulunmasına rağmen bu düzlüğü, tayyarenin uçuş emniyeti için değil, gelecek tayyarenin halk tarafından daha iyi görülmesi için seçmişlermiş. Böyle bir yere inmek için fevkalade dikkat gerek. Tayyaremi kırmaktansa daha başka bir yer bulmak istedim, ama uçuşa devam için yeterli yakıtım yoktu, mecburen meydanı ve etrafını iyice tetkik ettikten sonra fevkalade dikkat ve teyakkuz ile ancak inebildim.

“Cide’lilerle tanıştık ve çabucak anlaştık, havacılık mevzuu konuşulan tek konu. Ben bildiklerimden bir şeyler anlatırken dinleyenlerin hassasiyeti çok dikkat çekici idi. Küçük çocuklar bile günlük gazetelerden haberdardılar. Bu olgunluğa hayran kalmıştım. Hele milliyetçilik konularındaki konuşmalarda derinliklere nüfuz eğilimleri hatıralarıma önemle geçen notlardı. Konuşmalar boşa gitmemişti, havacılık davası ve milli savunma kaygısı Cide’lilerin cemiyet şubesinin veznesi önünde tahaccümlerine vesile olmuştu. O geceyi aynı samimi hava içinde geçirmiştik.”

4 EYLÜL

1931 YURT TURU: AYANCIK-SİNOP-BAFRA-SAMSUN-LADİK-HAVZA-MERZİFON-VEZİRKÖPRÜ-ÇARŞAMBA-TERME-ÜNYE-FATSA- ORDU-TRABZON-VAKFIKEBİR-PERŞEMBE-BULANCAK-GİRESUN-TİREBOLU-GÖRELE…

“….Sabah meydana geldiğimiz zaman, tayyareyi ilk defa gören vatandaşlarımızın sabahın karanlığından itibaren meydanı doldurmaya başladıklarını öğrendik, bunlar arasında cıvar kasaba ve köylüler de bulunuyordu. Bu derin ilgiye candan teşekkür ettikten sonra meydanın çok küçük olması sebebi ile halk uçuşları yapamadan havalandık. O günkü uçuşa başladık.

“Hava çok sakindi, yaprak bile kımıldamıyordu. Programımızda birinci durak Ayancık ve konağımız Sinop olacaktı. Aynı şartlar içinde uçarak Ayancık üzerine vardık, bu güzel sahil kasabamız halkını ziyarete başladık, sahilde halk futbol sahasının tribün kısmında toplanmışlardı. Her taraf bayraklarla süslenmiş, bir bayram havası vardı. Tayyarenin inmesi için gerekli hazırlıklar yapılmış ve talimat gereği oyun sahası ortasında duman çıkaran maddeler de yakılmıştı, ama bu hazırlık boşa giden bir emek olmuştu. Çünkü hem saha çok küçük, hem de etrafı duvarla örülü, inişe ve kalkışa imkân vermeyen bir halde idi. Bu durumu görünce sahilde, o cıvarda başka bir yer bulmak ümidi ile etrafı iyice araştırdım, maalesef bir saha bulamadım. İniş imkansızlığını, bir kağıda sebepleri ile yazarak topluluğa attım, ve tayyaremi gösterememekten doğan üzüntülerimi de bildirdim. Ben bu meydan aramalarını topluluk üzerinde çok yakın uçuşlarla yaparken arkadaşım Hamid de konfetileri saçarak, selam ve teşekkürlerimizi sunuyordu. Rotamı Sinop’a çevirip uçuşa devam ettik.

Sinop

“Doğuya doğru uzanan toprağın genel manzarası, denizi at nalı şeklinde sararak tabii bir liman halinde görülüyor. Şehrin merkezi, bu dilin en dar yerinde kuzey ve güney sahil dudakları yalılarla süslü, tarihi eserlerle efsanevi bir manzara göze çarpıyor. Tarihi, evet kalın duvarlarla örülmüş Sinop zındanları. Tarihin acı hatıralarını dile getiren heyula! Bu manzara karşısında çocukluğum ve bu zındanlarda ciğerleri çürüyen akrabam Mehmet ağabeyimin büyük acısı beynimde canlanıyor. Çok genç, yaş ondokuz, Harbiye mezunu bir mülazım, jön Türklere mensup damgası ile bu zındanlara atılmıştı. Bu zındanlardan sağ çıkan insan yok deniyor, işte zavallı ağabeyim için de öyle olmuştu. Şimdi düşünüyorum, artık geçmişin acı hatıralarından başka eser yok. Osmanlı imparatorluğu yerine milli hâkimiyete dayanan bir devlet, zından ve meskenet yerine hürriyet ve çalışmak var. Büyük Türk inkılabının bu kutsal başarısı geçmişi ve acılarını unutturacak kadar büyük ve şerefli.

“İşte nitekim o tarihi zındanlar üzerinde ben o gün hürriyet içinde ve huzurla uçarak tarihin o hazin masallarını maskeleyebiliyordum. Ben bu düşüncelerle Sinop’lu vatandaşlarımı selamlıyor ve arkadaşım Hamid de cemiyetin konfetilerini saçıyordu.

“Bu uzun gösteri uçuşundan sonra şehrin doğusundaki tepe üzerinde hazırlanan çukur bir düzlüğe indik. Kışın bir göl, yazın da kuruyarak stadyum halinde faydalanılan bu saha itina ile bayraklarımızla süslenmiş olarak tayyaremizi karşılayıcı Sinop’lularla dolmuştu.

Burada da büyük tezahüratla karşılaştık. Bu ziyaretlerde halkın havacılık davasına ilgisini görmek cidden büyük mutluluk. Bu samimi hava içinde yaptığımız toplantılar ve konuşmalarım yürekten takdirler topluyor ve her yerde olduğu gibi cemiyet amacı yararına bağışlar hararetle devam ediyordu. Bu geceyi de Sinop’lu vatandaşlarımız arasında çok iyi intibalarla geçirmiştik.

“Bundan sonra devam eden ziyaret seyahatimiz programımızın genel çizgilerine uygun olarak hep başarılarla ilerliyor, her yerde halkımızın coşkun tezahüratı ile karşılanıyorduk. Hatıralarımdaki notlarıma göre Türk vatandaşının havacılık davasına karşı sevgi ve ilgi duygularını tahminimin çok üstünde bulmuştum. Bunun için şehirler, kasabalar ve köyler, hatta ıssız dağlardaki küçük evcikler ve sürü peşindeki çobanlar bile yolumuz üstünde iseler selamlayarak yolumuza devam ediyorduk.

“Bafra, Samsun ve bu havalide Ladik, Havza, Merzifon, Vezirköprü gibi zengin ilçelerimiz ve cıvar köyler halkımız, her müsait imkandan faydalanılarak, ya inilerek, ya da havadan ziyaret edilerek, cemiyetin konfetilerini saçarak uçuyor ve indiğimiz mahallerde halkın uçuş arzularını tatmin etmeye çalışıyorduk.

Samsun

“Samsun ziyaretimiz pek renkli tezahür etmişti. Şehrin doğusundaki tayyare meydanı olarak karar alınan çayır, gerçek bir bayram alanı gibi Samsun’lularla dolmuştu. Bu aydın insanlar havacılığı candan özlüyorlarmış. Onların uçuş isteklerini tatmin kolay bir şey değilmiş, çok uçurdum, sonra çok konuştum, vardığım sonuç benim için olduğu kadar cemiyetimiz amacı için de çok verimli olmuştu.

“Samsun’dan sonra Çarşamba, Terme, Ünye ve Fatsa aynı tempo ile ziyaret ettiğimiz ve aynı şekilde konfetilerimizle sevgi ve şükranlarımızı sunduğumuz yerlerdi. Fatsa konak yerimiz, sahilde hazırlanan inişe müsait geniş bir alandı, rahatça inmiştim. Merasim çok ilginç olmuş, halkın uçma istekleri daha geniş imkânlar içinde işlenmiş ve cemiyet veznesi halk bağışları ile zenginleşmişti.

“Fatsa’dan sonra konak yerlerimiz Ordu ve Trabzon’da inişe müsait yer bulunmadığı gibi Vakfıkebir (Büyükliman), Perşembe, Bulancak, Giresun, Tirebolu ve Görele’yi de aynı tempo ile iniş imkânı olmadığından havadan ziyaret etmiştik. Ordu vilayet merkezi olduğundan oraya inmeyi çok istemiştim. Bunun için Ordu üzerinde uzun uzun uçarak yer aradım ama bulamadığım için üzgün yoluma devam etmiştim. Nihayette Büyükliman’a inebilmiştim. Bu küçük kasabada programımız gereği propagandamızı olumlu bir şekilde yapmakla beraber Trabzon’a mutlaka inmek istemem beni hayli yormuş ve üzmüştü. Trabzon’daki cemiyet şube reisi ile yaptığım konuşmalarda hep olumsuz ve iniş sahası yok cevabı almıştım. Hiç olmazsa etraftaki tarlalar yahut hafif meyilli yamaçlar üzerinde 50 metre kadar uzunlukta bir düzlük varsa ateşle ve dumanla gösterilmesini rica ettim, inişe müsait bulursam inerim demiştim. Çünkü Trabzon aydın, varlıklı, büyük ve önemi, ihmal edilemez bir şehirdi.”

5 EYLÜL

1921  İZMİR AV UÇAĞI İLE KEŞİF, YUNAN HATLARININ BOMBALANMASI

“Gene İzmir tayyaresiyle Sakarya köprüsü üzerinde bir düşman tayyaresine tesadüf etmiştim. Fakat düşman tayyaremi görür görmez tam gaz karargâhına kaçmış ve inmişti. Yanımda bombam olmadığı için, daha fazla bir tesir yapmak imkânı bulamadan tayyareleri zeminde makineli tüfek ateşine tutarak avdet etmiştim.”

Havacılık Tarihinde Türkler–Cilt: 2 s:74;

“5 Eylül’de, Vecihi, İzmir isimli av uçağıyla keşif yaptı ve düşman hatlarını bombaladı.”

9 EYLÜL

1923 Pazar. İzmir’in Kurtuluş Yıl Dönümünde:

“İzmir halkı bu kutsal bayramı büyük bir sevinç içinde karşılamıştı. Halk daha geceden toplantı yerlerine akmaya başlamış, bütün İzmir sokaklarını sabahın çok erken saatlerinde doldurmuşlardı. Konak ve Askeri Kumandanlık daireleri önleri geçilmez bir hal almıştı. Her sınıftan inzibat teşkilleri intizamı büyük zorlukla temin edebiliyorlardı.

Sabah saat 10.00’da, dairelerdeki tebrik merasimi sona ermiş ve her sınıfın teşkil ettiği büyük bir askeri varlığın geçit resmi başlamıştı.

Bu sırada İzmir havasını saran ve motor sesleriyle ufukları sarsan genç havacılarımızın akını görüldü. Filo filo ilerleyen Türk kanatları muhakkak ki büyük zaferin ve Türk istiklalinin emniyet remizleriydi.*

Bu kanatlar arasında ben de üç tayyarelik küçük av filomuzla katılmıştım. Merasimde bizim uçuş vazifemiz diğer tayyarelerden daha başka bir hususiyeti haiz ve halkı çok daha yakından selamlamakta. İkinci tayyarede arkadaşım Zeki vardı. Kendisinin av tayyaresiyle uçuşlarını bizzat hazırladığım gibi çok beğeniyordum Siyah, canlı gözleri pek, cesareti hudutsuz olan bu ateşin genci bu büyük gün için bilhassa intihap etmiştim. Müşterek hareketimiz güzel ve cazip idi, selamladığımız halk bize, candan ve çok coşkun mukabeleler ediyor, alkışların sesini değil, fakat havaya doğru yükselen ellerin çırpıntısını zevkle görüyorduk.

Uçuşların sonuna doğru ahenk biraz bozulmuştu! Zeki coşmuştu, her akrobatik hareketten çıktığı zaman tekerlekleri denize değecekmiş gibi irtifasını azaltıyordu ki, bu ihtiyatsızlık korkunç bir tehlikeye sebep olabilirdi. Hatta bir defasında düzeldiği zaman deniz üzerinden geçerken arkasında ince uzun iki köpük izi bırakmışta ki bu hareketten ürkerek derhal yanına yetişmek ve uçuşun sona erdiğini ihtar etmek mecburiyetini hissetmiştim.

Uçuşu tehlikesizce bitirdik ve karargâhımıza indik, vakit de öğle idi. Bayram bütün gün devam ettiği için biz öğleden sonra da bu uçuşlara devam edecektik. İşte bu sebeple yemeklerimizi yedikten sonra tekrar küçük tayyarelerimizle havalandık.

Şehir üzerinde yaptığımız, o büyük günün zevkli uçuşları arasında ben, bir an Zeki’yi* yanımdan kaybetmiştim. Etrafımı ve şehrin her istikametine tesadüf eden yerlerini aradığım halde bulamamıştım. Arkadaşımın bu kadar süratle kayboluşuna bir mana vermek mümkün değildi. Ben bir akrobasi uçuşunda bulunduğum sırada, o yanımdan uzaklaşmış ve bu uzaklaşmak onun için acı bir felaketin cazibesi olmuştu.

Onsuz, yalnız havada kalmıştım, neşem de beraber susmuştu. Etrafı tekrar aradım! Gene göremeyince herhangi bir arıza sebebi hatırıma geldi ve derhal meydana dönerek indim. Zeki ‘yi sordum, gelmediğim söylediler. Bu vaziyette içimi kavuran bir korku hissetmeye ve tekrar havalanarak arkadaşımı İzmir civarında aramaya başladım. Fakat bütün aramalarım boşa çıkıyordu, uçtuğum yol onun uçuştan döneceği yoldu. Yoktu. Caddeler, meydanlar bayram neşesi içinde coşan insanlarla dolu, fakat Zeki’den bir haber veren işaret yoktu. Deniz sakin ve normaldi. Bütün dolaştığım yerlerde Zeki’den bir iz bulamadan tekrar meydanıma döndüm. İşte o an yanıma koşan bir arkadaş, Zeki’nin felaket haberini getirdi!”

* Remiz: Simge

* İsmail Zeki Bey

12 EYLÜL

1931 Yurt Turu Devam Ediyor;

“Büyükliman’lıların* samimi uğurlamaları ile vedalaşarak yerden kalktık, Trabzon’a geldik. Burada cemiyet adına, mesaj gereği hiç bir canlılık göremedim, buna mukabil şehir içi canlı ve kalabalıktı. Yollardaki halkı selamlayarak konfetilerimizi saçıyorduk. Bir yandan da inişe elverişli bir saha aramaya başlamıştım. Bu araştırma esnasında Trabzon çayının doğusundaki yamaçta bir duman görerek tayyareyi o cihete çevirdim. İniş işareti sandığım bu duman ısınmak için bir çobanın yaktığı ateşmiş ama otlamakta olan koyunların bulunduğu bu sahanın kısmen düzlük halinde olduğunu görmüştüm, meyilli olan bu saha üzerinde uçuş durumunu tetkik ettikten sonra tayyaremi denize açarak dönüşümü tamamlamıştım. O anda ve tam gazla yükseliş durumunda sahaya yaklaşmaya başlayıp, bu durumda tayyare en az hızla yamaca tırmanırken, tekerleklerin zemine değmesi ile motörümün kontağını kapamıştım, tayyare de yokuş yukarı inişte olduğu için beş metre yürümeden durmuştu.

“Bu saha gerçekten inişe elverişli bir yer değildi, inişim olağanüstü bir cüret olduğu kadar buradan kalkış da aynı nisbette müşkül ve halkımızı buraya toplamak da mümkün olamazdı. Bu sebeple tayyareyi olduğu yerde bırakarak havadan sahilde gördüğüm ve içinde arızalar bulunan çimenlik yere geldim, burası çayın doğu dış kenarıydı. Tayyarenin inişini gören ve işiten Trabzon’lular akın akın gelmeye başladılar. Ellerinde bayraklarla toplanan muhterem halkımızın tayyareyi görmekten doğan neşeleri sonsuzdu. Bu samimi hava içinde halkımızın yardımları ile bu meydandaki arızalar giderildikten sonra, tekrar dağa çıkarak tayyareyi uçurdum ve sahile indim.

“Bu suretle hem halkımızın havacılık duygularını işlemek ve hem de bir çok propaganda uçuşları yaparak yurtdaşların uçma arzularını tatmin imkanı doğmuştu. Trabzon’un sosyal topluluklarında ve kültür yuvalarında yaptığım konuşmalarımın cemiyete sağladığı gelir dikkati çekecek kadar büyüktü. Küçük bir feragatin propaganda işlemleri bakımından ne olumlu sonuçlar verdiğini bu hadise çok güzel göstermişti.”

* Büyükliman: Vakfıkebir

13 EYLÜL

1931  “Trabzonluların veda uğurlamaları ile yükseldiğimizde, hava sakin ve sıcaktı, doğu yönünde rotamızda Of ve Rize ziyaret edilecek ve Of’da konaklayacaktık. Burası sahil gezimizin son durağı idi. Bütün seyahat devamınca en küçük toplulukları bile selamlayarak Of’da ve sonra Rize’de uzun uzun uçuşlar yaparak Of kasabamıza döndük ve halkın toplandığı yeri bulduk.

Burası küçük fundalıklarla çevrilmiş küçük bir düzlük, çöreklenmiş halde Of’lu yurtdaşlarımız ortalarında minik bir saha bırakmışlar, o noktaya kuş gibi ineceğimi sanıyorlarmış. Üzerlerinde uçuşlar yaparken dağılacaklarını bekliyordum, ama hiç bir kımıldama olmadığı için bir kâğıt üzerine yazarak, meydanı boşaltmalarını rica ettim, dağıldılar.

“Tekrar zemini ve fundaların yüksekliğini tetkik ettikten sonra inişe karar verdim. Of vadisinn derinliklerinden dönerek denize doğru inişe geliyorum, baktım sığamayacağım, gaz vererek tura geçtim, ikinci inişte de aynı sonuç. Saha o kadar küçük ki sığmaya imkân yok. Fakat inmeye mecburum, çünkü yakıt stokumuz burada idi. Uçuşlarımı bu hesaba göre yaptığım için daha fazla havada kalamayacağımdan tam yedinci inişe geçişte tayyarem sanki bir yaprak bütün kumandalarla hava freni yaparak yanaştım ve sonuç ne olursa olsun diyerek kontağımı kapadım, tekerleklerim de yere değmişti, zeminde beş metre bile yürümeden zeminin yumuşaklığında tayyare ambale olmuş gibi aniden durdu ve kuyruk havaya yükselmeye başladı. Bu kuyruk yükselişi çamura gömülen tekerleklerimi mihveri etrafında bir döndü ve sonunda baş yeri buldu.

“Bu hale havacılıkta kapotaj denir. İrkildim ve ihtiyarsız “OF!” diye haykırdım.

“Bir ses;” Evet burası.”

“Evet ! Of buranın adı ama kelime anlamı ile yeis ve elem ifadesinden başka bir şey değil. Halkımız tayyarenin ineceği yerin yumuşak olması gerektiğini öğrenmiş, bu tavsiye şube reisinin fikri imiş, halk bu tavsiyeye uyarak iniş mahalline çok su taşıyarak bilhassa çamur yapılmış. Maalesef biraz tartışmalara sebebiyet veren bu hadise hiç hoşa gidecek bir durum değildi.

“Bu hadisede tayyarenin motör sehpası ve neydimotör hasar gördü, bu durumda uçulamayacağından tayyareyi sökmeye ve onarımı için Trabzon’a götürmeye karar verdim ve bu ulaşımı ancak deniz yolu ile yapabilmiştik.

“Trabzon’a varışta ilk işim muhitin teknik kapasitesini araştırmak olmuştu. Gezdiğim bütün atölyeler tamamen iptidai ve zavallı durumda idiler. Böyle olmakla beraber mesleklerine gönülden bağlı değerli ustalar da yok değildi. Yaptığım temaslarla mevcut imkânları tespit etmek ve seyahatimizi kesintiye uğratmamak için onarma işine hız vermiştim. İlk işim neydimotörü düzgünce bir torna üzerinde normal duruma getirdim. Bu müşkülü de hallettikten sonra motör sehpası arızası da giderilerek tayyarem yeniden uçuşa hazırlanmıştı. Ben de huzura kavuşmuştum. Tayyarenin tekrar montajı, hazırlık ve tecrübe uçuşu, bizi bir hafta Trabzon’a bağlamıştı. Mamafih bu bir haftalık sürede gündüzleri onarım işlerinde ve geceleri de cemiyet şubesinin tertiplediği çeşitli toplantılarda Trabzon’lu gençlerin havacılık duygularını okşamakla meşgul oluyordum.”

14 EYLÜL

1922 “Nihayet siyah dumanlarla örtülmüş güzel İzmir’i ilk gördüğüm gündü. Birkaç yüz metreye kadar yükselen alev ve dumanların etrafında dolaşırken hayli tehlikeler de atlatmıştım. Bu yangın, şimşek gibi Akdeniz kıyılarına atlayan kahraman Türk’ün çırağından sıçrayan bir kıvılcım izi idi.

Yurdun her noktasında göze çarpan düşman hezimetini burada daha bariz görmek mümkündü. Yükleme iskeleleri ve şehir rıhtımı düşman gemileriyle veya koca liman, doldurulup da kaçırılamayan gemilerle dolmuştu. Garlar, rıhtım dokları ve rıhtımla gemiler arası, üzerleri insan ve eşya dolu vagon ve dubalarla örülmüştü. Havadan ve çok alçak irtifadan iyice gördüğüm bu manzara, Büyük Türk zaferinin ifadesi idi.

Şehrin heyeti umumiyesini gezdikten sonra yeni karargâhımıza dönmüştüm. Altımdaki tayyarem bir av tayyaresi idi. Ne havada, ne yerde hiçbir düşmana tesadüf etmediğim için tüfeklerim de dolu, olduğu gibi duruyordu. Bu vaziyette Seydiköy tayyare karargâhına yaklaşıyordum.

Kızılçullu istasyonu üzerinden gördüğüm yeni meydanımız bir an bende yeni bir heyecan yarattı, evet haklı bir heyecan! Çünkü bu tayyare meydanına ben Türk havacıları arasında ilk geliyordum ve ilk inecek de ben olacaktım. Hâlbuki meydan tayyarelerle dolu idi. Biraz daha yaklaşınca meydanın muhtelif noktalarına gayri muntazam bir surette bırakılmış olan bu tayyarelerin kâmilen Yunan kokartlarını taşıdıklarını gördüm. Bir an heyecanım büyüdü ve derhal ihtiyati bir tedbir olarak irtifa almaya başladım. Bir yanlışlık şüphesiz varit değildi. Çünkü ordu kumandanlığının emri üzerine bu meydanı işgal ederek gelecek tayyarelerimize hazırlamak için geliyordum.

Fakat yerdeki tayyareler! İşte beni ihtiyati tedbirler almaya sevk eden sebep buydu.

Bu meydan üzerinde geniş turlar yaparak tayyarelerin vaziyetlerini tetkik etmeye başladım. Nihayet ne bu tayyarelerde ve ne de başkaca bir hareket göremeyince daha alçak irtifalarda ve daha sonra da zemine sürülürcesine uçarak tayyareleri ve mevcut hangarları ve herhangi bir noktada gizlenmesi muhtemel olan eşhası ve yerleri iyice aradıktan sonra zemine indim. Fakat bu defa da yine tam bir itimada sahip olmaksızın ihtiyatı elden bırakmayarak makinemi durdurmadan, tekrar yerde etrafı araştırmakla meşgul oldum. En küçük bir tehlike karşısında derhal havalanmak için.

Evet, kim olsa bu titizliğimden daha fazla soğukkanlı olamazdı. Çünkü bu kadar çok ve hemen hepsi de faal bir halde tayyareleri. Yunan tayyarecileri ne diye bırakmış olabilirlerdi? İzmir ile Sakız arası kısacık bir mesafe ve tayyare için nihayet yarım saatlik bir uçuş yolundan ibaret, hatta en tecrübesiz bir pilot için küçük bir uçuş addedilecek derecede basit bir uçuştu. Fakat bütün bu hakikatlere rağmen maneviyatı tamamen ölmüş bir ordunun havacıları bile ordumuzun yıldırım zaferinden o kadar şaşırmışlardı ki, en emin kaçmak vasıtası olan tayyareleri dahi uçurmaya zaman bulamamış, çılgınca ve perişan bir halde vücutlarını deniz kenarına atarak sandallarla kaçmak yoluna düşmüşlerdi. İşte bu büyük zaferin havacılık ganimetlerini ilk defa ben görüyordum ve her tayyareyi ayrı ayrı severek büyük bir sevinçle okşuyordum.

Büyük İstiklal Savaşımızın bu son uçuşunu bitirdiğim zaman şu hatırıma gelmişti.

“İlk uçuş gibi, son uçuş da benim imiş.”

Havacılık Tarihinde Türkler–C:2 s:113–114;

“14 Eylül 1922’de verilen emirle Sivil Pilot Vecihi’nin Gaziemir İzmir meydanına gitmesi, daha sonra gelecek uçaklar için meydanın hazırlanması emredildi.”

Türk Havacılık Tarihi–C:4 s:161–162;

“15 Eylül 1922 (!) günü, 3 keşif tayyaresi İzmir’e gitmek üzere Salihli meydanından havalanmışlarsa da ancak birisi Seydiköy’üne inmiş, diğeri Seydiköy’üne 10 kilometre mesafede motörü arızalandığından mecburi iniş yapmış ve üçüncüsü de gene motor arızasından (Çoban İsa) istasyonu yanına mecburi iniş yapmak zorunda kalmıştır. Seydiköy’ünde, Gaziemir tayyare garnizonunda, düşmanın (1) yeni (Havilland–9) tipinde keşif tayyaresi ile (3) adet (Niyoport) tipinde av tayyaresi ile (Avro) tipinde de bir adet çift komutalı mektep tayyaresi uçuşa hazır bir durumda ve ayrıca da birçok tayyare malzemesi ile eşyalar da ele geçirilmiştir.”

(!) 14 Eylül 1922 olmalıdır.

17 EYLÜL

1926  10 Rebiyulevvel 13:5 Cuma

Dün bir Alman icat ittiği paraşütle tayyareden sükût tecrübeleri yaptı. (16.09.1926)

Reisicumhur hazretlerinin huzurunda paraşütü hakkında izahat verdikten sonra Hayneke isminde bir Alman 700 metreden muvaffakiyetli bir sükût tecrübesi yapdı. 3 dakika ve 30 saniyede yere indi.

Dün saat onaltı buçukta tayyare meydanında Reisi Cumhur Hazretlerinin huzurunda Her Haineke ismindeki bir Alman tarafından bizzat kendi tarafından icat edilen paraşütle Sükut tecrübeleri yapılmıştır.

Reisi Cumhur Hazretleri on altı raddelerinde meydana teşrif buyurmuşlar ve hazır bulunan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reis-i sanisi Kâzım, Hüseyin Hüsni Emir Paşalarla diğer erkân-ı askeriyemiz tarafından selamlanmışlardır.

20 EYLÜL

1931  YURT TURU DEVAM EDİYOR..

“Tekrar kuşumu havalandırarak tepeleri karlı, 3.000 metrenin üstündeki Soğanlı dağlarını tırmanmaya başlamıştık. Sahile yığılacakmış gibi dik bayırlar halindeki ormanlarla sarılı bu dağlara tırmanmak, Vecihi XIV tayyarem için bir nevi deneme merhalesi oluyordu, 60 kilometrelik mesafede tayyarenin plafondunu yapmak kolay bir şey değildi. 3.500 metreye yükselen kuşumuzun motoru arızasız en yüksek enerji ile çalışıyor ve biz bu yükselişte önümüzdeki tepelerin eteklerini dolaşmak zorunda kalıyorduk. Soğanlı dağlarını aştıktan sonra Gümüşhane il merkezini ziyarete başladık.

Burada da halkımızın heyecanlı tezahüratı aynı şekilde devam ediyordu ama Gümüşhane sarp dağlar arasında bulunduğundan gösteri uçuşlarımızın icrası hayli zor olmuştu. Ve nihayet hareketimizden bir bu aramızda yaptığım uzun gösteri uçuşları program gereği idi ve burası yakıt ikmal yeri ve konağımızdı. Etrafta meydan aramaya başladım, kasabanın etrafında meydana benzer düzlük saha göremedim, haritama baktım, kasabanın 12 kilometre batısında bir meydan işareti yapmıştım hemen o tarafa dönerek işaret yerine yaklaştım, bu bölge alabildiğine düz bir arazi ama hiçbir işaret olmadığı gibi, insan da yok. Bu ıssızlıkta iniş yeri aramak da kolay bir şey değilmiş.

Bu durumda uçuşumu güneye doğrulttum ve hayli uzakta bir insan görünce tayyaremi çevirip ona yaklaştım. Bu ihtiyar köylü ovaya yaydığı davarların çobanı imiş. Üzerinde dolaşmaya başladım, aynı zamanda bu düzlükte arıza olup olmadığını aradım. Her uçuş geçişimde ihtiyar çobana yakından selam veriyor, ilgisini çekmeye çalışıyordum ama ihtiyarda hiç hareket yok. Nihayet yere indim, ihtiyara yaklaşmaya başladım. İşte o an ihtiyar yerinden fırladı ve korkmuş gibi kaçmaya başladı. Ben de tayyareyi durdurarak yere atladım ve ihtiyarın arkasından “Baba, Baba” diye bağırmaya başladım. Türkçeyi duyan ihtiyar çoban durdu ve yanıma gelmişti.

Babaya ilk sözüm Bayburt tayyare cemiyeti azalarını sormak olmuştu. Henüz ne gelen var ne görülen, “Nerede arkadaşlar?” dedim İhtiyar önce yüzüme, sonra da koyun sürüsüne bakarak “Bunlardan başka hiç bir şeyden haberim yok evlat” dedi. Hatıralarıma zaman kaydı koymamışım, en az iki saatlik yolu yürümeye mecbur olan halk tayyarenin yanına gelene dek baba ile uzun uzun dertleşmiş, onun dertlerine ruhen ortak olmuştum. Bu dertleşme hakkında notlarımda çok hazin ifadeler var ama bilmem yazayım mı? Şimdilik dursun demek daha doğru olacak galiba.

Sonunda süvari karşılayıcıları takip eden Bayburt halkı ve cıvar köylüler akın etmeye ve uçağı sarmaya başladılar. Ellerinde papuçları şişkin ayakları ile 12 kilometrelik yaya yolun ıstırabına rağmen sayın yurtdaşlar bu milli başarıdan mülhem huzur ve sevinç içinde yorgunluklarını anlayamadılar bile. Bayburt’lu kardeşlerimizle çabuk anlaştık, onların içten tezahüratı Türk ruhunun hassasiyetinin açık örneği idi.

İç Anadolu’nun kağnıdan başka vasıta görmemiş bu saf evlatları ilk defa yuvalarında gördükleri bu medeni ulaşım aracı karşısında duydukları hayranlığı açıkça izhar ediyorlardı. Bu milli olayın ve yurt savunmasında tayyarenin yaptığı rolün ruhlara saçtığı ateşle Bayburt’lular hamiyet coşkunluğu içinde cemiyet veznesini doldurdular.

Hep havacılık mevzuları ile neşeli bir geceyi daha, bu kardeşler arasında yaşamıştık.

Sipikör ve Munzur dağlarının kuzey eteklerindeki kayalıkları yalayarak akan Murat nehri asırların bakir nimetler kanalı olduğu kadar savaş hatıralarının da derin izleriydi. Vurduğum, yaktığım, ilk Türk hava zaferini kazandığım, yaralandığım ve düşerek düşmana esir olduğum yerler üzerinde uçarken duygularımda heyecanlar beliriyordu.

O acı olaylar zamanında düşman çizmeleri altında titreyen bu aziz ana topraklar şimdi olgunlaşmış, istiklaline kavuşmuş, hür ulusumuzun mutlu beşiği idi. O tarihte düşman üzerine bombalar attığım bu güzel yurda şimdi konfetiler saçıyordum.

Daha sonra Suşehri, Zara, Hafik ve Sivas, hep aynı tempo ile havacılık kalkınması programının ziyaret hedefleri idi. Her indiğimiz yerde halkımız bu milli teşebbüsü candan selamlıyor ve teşvike lüzum hissettirmeden kutsal amacı desteklemek yarışına gönülden koşuyorlardı.

Artık kuzey ve doğu Anadolu turnemizin sonundaydık. Önümüzdeki uğrak ve konaklar sırasıyla; Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu ve Kalecik şehir ve kasabaları ve bu yol cıvarındaki köylerimiz halkı, her yerde yaptığımız gibi üzerlerinde uçarak, inerek, uçurarak, cemiyetin selam ve teşekkürlerini sunarak ve cemiyete yardım vecizelerini saçarak aziz yurtdaşlarımızı milli havacılık davası etrafında birliğe çağırıyorduk.

Kızılırmağın batısında yanık bayırlar üzerinde kara kayaların sardığı bir kasabacık, ama bu küçük kasabanın halkı ne gani insanlarmış!

Ellerinde bayraklar, Türk yavrularının etrafını sardığı küçük bir tarlaya inmiştik. Etrafımızda toplanan halkın yedisinden yetmişine kadar, kadın, erkek, coşkun bağırışları ve motörümüzün sesini susturacak kadar ayyuka yükselen alkış sesleri ile adeta bizi şaşırtmışlardı. Bu heyecan içinde kurbanlar ortaya getirildi, bu Türk emeği özel tayyarenin olumlu başarıları dileğiyle tekerleklerimizin önünde kestiler ve kanlarını nazarlık gibi kanatlarına sürdüler.

Herkes neşe içinde, bir kır ziyafeti şeklinde yenildi, içildi ve nihayet esas sadede gelinerek milli havacılık davasının önemi bu turnenin son gününün heyecanlı mevzuu olmuştu. Daha kitabımın önsözünden itibaren kalemime temel konu aldığım, Türk’ün yurt savunması mevzuundaki hassasiyetini ve başarı üstünlüğünü bu mütevazı sahnede ve halkın candan tezahürlerinde görmek çok kolay. Kısa zamana sığdırdığım cemiyet amacı konuşmalarımdan sonra aziz yurtdaşlarımıza veda ederken, uçuş meydanında hazırlanmış masanın etrafını saran bu feragatsever varlık, davarını, tarlasını, değirmenini ve hatta yuvasını bu uğura bağışlamak gibi cıvanmerdane tutumu cemiyet adına gurur, takdir ve şükranla görerek uzaklaşıyorduk.

Ankara’ya varış

Güneyimizde Çatalkaya yaklaşıyoruz, daha ilerisi çorak ova, o tarihteki Ankara yürekler acısı ilkel bir Anadolu kasabası, ama devlet merkezimiz, elbette böyle kalacak değil, Türk azmi neler yaratmaz. Şimdi üzerindeyiz. Tayyare meydanı hipodrom alanı, inişten önce Ankara halkını ve cemiyet merkezini havadan selamlarken elimizde kalan son konfetileri de halka saçarak dolaştık.

Meydan bir hayli kalabalıktı, demek arkadaşlarım bizi karşılamak için toplanmışlardı. İnişe geçip arkadaşlarla kucaklaştık, bütün cemiyet mensuplarının tebriklerini kabul ettik. Gönül bu hissin ebedileşmesini istiyor ve bu insana huzur veriyordu. Çünkü teşvik, özellikle ferdi teşebbüslerin esas temelidir ve ben idealimi tahakkuk ettirmek için buna muhtaçtım.

O gün Ankara’ya indiğimde kazanılan başarı, tayyaremin yeteneğini göstermesini fazlasıyla aşmıştı. Hele tabiatın insafsızca yolumuz üzerine serptiği 3,000 metrenin üzerindeki dağları tek bujili iptidai motörle hem de emniyet içinde aşmak, havacılık ilmine inançtan doğan gerçek bilginin sonucu idi.

Bana bu güzel başarıyı kazandıran Vecihi XIV tayyarem, Türk kafası ve Türk emeği olan özel uçağım ve ona çok iyi bakan değerli öğrencim ve makinistim Hamid Şeran olmuştu. Bu inançla birinci yurt gezisi tamamlanmış ve ben huzur içinde yuvama dönmüştüm.”

21 EYLÜL

1925  “İstanbul’a gelince ilk işim Yeşilköy tayyare limanında bıraktığımız tayyareyi kontrol ve uçuşlara hazırlamak olmuştu. O sıralarda en çok ehemmiyet verdiğimiz propaganda işi ve yolu üzerinde hemen hiçbir fırsatı kaçırmadan yenilikler arıyor ve bulunan imkânları da cemiyet faydasına olarak geliştirmeye çalışıyorduk. Bu münasebetle İstanbul üzerinde yaptığım uçuşlar ve Kınalıada’da tertip edilen deniz yarışlarındaki uçuşlar, propaganda bakımından çok iyi sonuçlar vermiş ve fiilen çalışan yardım kollarımızın işlerini hayli kolaylaştırmıştı.

Bu uçuşlardan sonra Ankara’ya çağırıldım. Ankara’ya geldiğim zaman işittiğim dedikodulara göre yaptığımız tetkik seyahati idare heyeti arasında bazı anlaşmazlıklara sebep olmuş, bu yüzden üyeler arasında göze batan bir ayrılık doğmuştu. Bu hal tabii olarak beni ilgilendirmez, ancak bu anlaşmazlığın sonunun iyi olmayacağını da tahmin ederek çok müteessir olmuştum.

Çünkü tatbik edilecek programlarımız için, güzel tasavvurlarımız vardı. Hâttâ ben gelir gelmez derhal mektep uçuşlarına başlayacağımı alakalılara bildirerek 21 Eylül 1925 tarihinden itibaren dört talebem ile uçuşlara da başlamıştım.

Her gün sabah yediden dokuza kadar devam eden bu uçuşlarda her talebemle dört uçuş yapıyor, onlara inançla, serbest uçuş zevkini telkine çalışıyordum. Bir hafta kadar devam eden bu faaliyette hemen her uçucunun 40 adedini dolduran uçuşları yalnız kontrola bırakılan olgun bir hal almış bulunuyordu. Öğrencilerimin zekâ ve anlayış durumlarından memnundum, verdiğim teorik dersleri canla dinleyen ve uçuşlarda öğrendiklerini tatbik etmekte güçlük çekmeyen gençlerin durumları bana emniyet ve huzur veriyordu. Kuvvetle tahmin ediyordum ki bu ideal hamlenin semerelerini 10-15 gün içinde toplamaya başlayacaktık.”

26 EYLÜL

1917  TÜRK HAVACILIĞINDA İLK HAVA ZAFERİ:

“26 Eylül 1917 sabahı, rasıdım Şükrü Bey (*) ile Kelkit istikametinde yeni bir vazife uçuşuna çıkmıştık.

Yerden kalkışımızın tam 40. dakikasında, Kelkit çayı üzerine varmıştık. İrtifaımız da 3 bin metreyi bulmuştu. Bu istikamette arazi kısmen ingin olduğu için, cephe mıntıkasında yüksekliğimiz zeminden itibaren takriben 1400 metre idi. Fakat bu irtifada dahi düşman harekâtında hiçbir nokta gözlerimizden kaçmıyordu.

Arkadaşımla aramızda vazifelerimizi şöyle taksim etmiştik. O düşman kuvvetlerini tespit ederek, notlarını tutuyor, ben de vazife hattı üzerindeki seyrüsefer işimden başka, düşman tayyarelerini araştırmakla meşgul oluyordum.

Düşmanın tayyaremizi karşılayan topçu ateşlerini, saat 05.40’da görmeye başlamıştık. İyi nişancılara sahip olduğunu bildiğimiz topçular, bugün, ihtimal sabah mahmurluğu tesiriyle olacak, hedeflerini bulamıyorlardı. Tayyaremizden uzak noktalarda beliren şarapnel dumancıkları, doğru bir tabirle endaht kaidelerinin gülünç tezahürü halinde sıralanıyordu.

Burada itiraf etmeliyim ki, bu acemi topçuların hatalı atışları, bize daha iyi fırsat veriyor ve aramak mecburiyetinde bulunduğumuz hedefleri kolaylıkla gösteriyordu. Velhasıl uygun şartlar içinde manileri atlayarak hedefimize yaklaştık.

Kelkit, hafif sislere sarılmış küçük bir kasaba. İçinde kolordu karargâhı ile bir tayyare bölüğü var. Vazifemiz de düşman mevkilerindeki umumi değişiklikleri tespit etmekle beraber, düşman tayyare karargâhına hücum etmekti.

Düşman hava kuvvetlerini takviye ettikten sonra, biz biraz daha dikkatli bulunuyorduk. İşte bunun için, Kelkit üzerine yaklaşırken, daha uzak mesafelerden, bilhassa tayyare karargâhını gözlerimden hiç ayırmıyordum ki, o sırada Kelkit kasabasının şarkında birbirini takip eden iki uzun toz bulutu yükseldi. Evet, iki tayyare yükseliyordu. Bu vaziyeti arkadaşıma göstermekle beraber, bir an evvel bombalarımızı sarf etmek lüzumunu hatırlattım. Bu konuşmamızı yaptığımız kısa zaman, hedefimize yaklaşmamıza kâfi gelmişti. İstikamet bakımından, hedefi tam altımıza almıştım. Arkadaşım bombaların emniyetlerini üzerlerinden alıyor ve sapma hesabını yaparak atma zamanını bekliyordu.

Nihayet rasıdımın ellerinden kurtulan büyük bir bomba, boşlukta sallandı. Bu bırakış umumi atış usullerine dayanan, aynı zamanda takip edecek bombalarımızın sapma şartlarını da kontrole yarayacak olan birinci atıştı. Çok kısa bir zaman sonra altımızdaki tayyare hangarının pek yakınından yükselen duman sütunu, isabetin iyi olduğunun bir işareti idi. Demek henüz zeminde hava sakin ve bomba atışlarına tesir edebilecek esaslı bir rüzgâr değişikliği yoktu. Bu kontrolden sonra arkadaşımın hazırladığı bütün bombalarımızı aynı şartlar altında hedefimize sıraladık. Rasıdım bombaları birbirine o kadar yakın atmıştı ki bütün bombalarımız düşman hangarlarına ciddi birer tehlike oldu.

Birinci işimizi iyi bir başarı ile tamamlamış ve yeni bir savaşa hazırlanmıştık. Şimdi biz havada yalnız değildik, yükselen düşman tayyareleriyle görülecek hesaplarımız vardı ve nitekim ben bombardımanımız sırasında bile bizi karşılayacak rakiplerimizi gözlerimden ayırmıyordum.

Bu vaziyette 80 kilometre düşman içindeydik, tabii ciddi bir durumumuz ve kritik bir mevkiimiz vardı. Gerçi, henüz hasım tayyarelere hâkim bir mevkideydik. Fakat gerek çok içeride bulunmak gerek iki düşman tayyaresi ile aynı zamanda savaş mecburiyetinde kalmış olmak elimizdeki avantajın kıymetini azaltabilirdi. İşte bunun için hâkim mevkiimizi kaybetmemek şartıyla, yavaş yavaş cephemize doğru yanaşmaya başladım.

Düşman tayyarelerinin uçuşlarında bariz bir ayrılık vardı. Bir tanesi Moran avcı olacak doğumuzda ve bizden çok uzakta, ikinci tayyare Gaudron, biz çekildikçe üzerimize doğru gelerek altımızda yükselmeye çalışıyordu.

Artık zaman yaklaşmıştı, aramızdaki mesafe kısalmış, hasım tayyare ve şahısların net görülmek imkânı doğmuştu. Vaziyetin lehimize yararlı bir hal aldığı anda, arkadaşımla kısaca anlaştık o makineli tüfeğini hazırlarken, ben de arkadaşımın ateşine yarar bir vaziyet alıyordum. Aramızdaki mesafe 1–2 yüz metre mesafeye inmiş, hasım tayyare de en tesirli ateş mıntıkamıza girmişti. Bu vaziyette arkadaşım tüfeği çevirdi ve sarkarak düşmana ateşe başladı. Kısa süren sürekli bir ateş akıntısı birden sustu! Bu zamansız inkıtaın sebebini anlamak için, hemen döndüm ve rasıdımın yüzüne baktım. O asabi bir halde tüfeğin mekanizmasını zorluyordu. Tabii bu halde çok müşkül bir vaziyette kalmıştık. Bizim hazırladığımız bu durum düşman tayyaresi için olduğu kadar, bizim için de tehlikeli idi.

Aramızdaki mesafeyi isteyerek tamamen kapatmış, onun yakıcı mermileri içine girmiştik.

Ben her şeyden evvel, keskin bir dönüşe geçerek bu tehlikeden uzaklaşmak mecburiyetini hissettim ve derhal dönüşe başladım. Henüz hâkimiyetimizi muhafaza ediyorduk, arkadaşım da tüfeğin aksiliğiyle uğraşıyordu. Fakat inatçı bir aksilik bir türlü düzelemiyordu. Bu durumda hizmet benim tüfeğime düşüyordu, derhal rasıdımla küçük bir işaret anlaşmasından sonra, uygun durumdan istifade etmek için, kısa bir manevra yaparak hasım üzerine dikildim. Çok kuvvetle tahmin ediyorum ki, asabi bir buhran içindeydim. İlk hava harbim ve ilk hücumumdu. Makineli tüfeğimi işletmeye başladığım zaman ateşim kısa sürmüş, önümde hedef büyüdüğü halde bir netice alamamıştım. O anda tekrar keskin bir ranversmanla hem düşmandan açıldım, hem de hâkim durum veren yeni bir yükseklik de kazandım.

Bu vaziyette geçtiğim ikinci hücumumda, muhakkak daha hâkim bir hücum ve daha kadir bir irade vardı. Şuurum yırtıcılaşmış ve hareketimde muvaffak olmaktan başka bir şey düşünmez bir hal almıştım. Bu doğan fırsat içinde tayyaremizi düşmana dikmekle beraber, düşmanı görüş çevrem içine aldım ve geniş bir soğukkanlılıkla kumanda levyesi üzerindeki ateş düğmesine bastığım zaman, paralayıcı bir ses kulaklarımı dolduruyor ve düşmana doğru akan kurşunlarımızın tesiri, aralıklarla sıralanan izli mermilerin çizdiği ağlardan belli oluyordu.

Bu hücum anı sırasında, önce Gaudron’un havada yapraklandığını, sonra da Kelkit çayına doğru arkasında ince bir duman izi bırakarak dikildiğini gördüm. Ne gariptir! İnsanlar arasında acı akıbetlerin oyduğu acılar olmasa, zaferin neşesine payan olmayacak.

Bu birinci vazife bitmişti. Şimdi ikinci tayyare ile karşılaşacaktık. Fakat bizden çok uzakta idi.

Bilmem neden? Moran’ın tayyarecisi arkadaşlarının bu feci akıbetine uzaktan seyirci kalmak acısına katlanmıştı. Esasen bu iki tayyare birlikte uçsalardı, şüphesiz biz daha ciddi bir durumda kalırdık. Onların böyle ayrı uçuş yapmaları, muvaffakiyetimizi kolaylaştırmakla beraber, bana şu ata sözünü hatırlatmıştı: Sürüden ayrılanı kurt kapar. Filhakika biz bu tayyareyi çok kolay düşürmüştük. Rasıdımın tüfeği inkıta etmemiş olsaydı, sonradan yaptığım birkaç harekete de ihtiyaç kalmayacaktı.

İkinci tayyare ise, ihtimal bu harbin süratle bitirilmesini korku ve heyecanla seyretmiş olacak ki, bize yaklaşmak şöyle dursun, bilakis mütemadiyen uzaklaşarak gözden kayboluyordu.”

(*) Yüzbaşı Şükrü Koçak. Daha sonra Türk Hava Kurumu Genel Başkanı.

Bir ülkede sivil havacılık, ilk sivil uçağın uçması ile başlar. O halde, 27 Eylül Türkiye Sivil Havacılık Günü Kutlu Olsun!⠀

İlk sivil Türk uçağı Vecihi XIV, 27 Eylül 1930 yılında gökyüzüyle buluştu. Bu tarih sivil havacılığımızın başlangıcı olarak kutlanmayı hak ediyor.

 

 

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.