Uzayda yeni bir düzen oluşuyor: ABD ve Çin arasında uzay yarışı. Fakat uzayın keşfi öylesine çok şey gerektiriyor ki, süper güçlerin bile bunu tek başına yapmaları mümkün değil.

Teknik açıdan son derece zorlu ve yüksek maliyetli olsa da son dönemde, önümüzdeki 10 yılda insanların başka gezegenlerin üzerinde yaşayabileceğine dair açıklamalar hızla arttı.

Fakat ülkeler arasında iyi niyetin azaldığı ve dünyanın gittikçe kutuplaştığı çağımızda bu hedefler gerçekçi mi?

Amerikan Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi’nin (NASA) Ay’a dönüşü Artemis programıyla resmen başladı.

Üç görevden ilki başarıyla havalandı. İlk uçuş insansızdı ve roketteki bileşenlerin sorunsuzca çalıştığı görülmüş oldu.

İkinci uçuş, insanları, bugüne kadar uzayda bir insanın gittiği en uzak noktaya kadar götürüp geri getirecek.

Üçüncüsü ise astronotları, deney yapmaları için bir haftalığına Ay’a indirecek.

Uzun vadeli hedef ise Ay’ı, Mars’a gitmek için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak.

Fakat programın maliyeti yüksek: 93 milyar dolar. Bu, hayat pahalılığını hisseden ABD vergi mükellefleri için büyük bir harcama.

Kongre’ye geçen yıl sunulan bir rapora göre, mevcut planlar “gerçekçi olmayacak kadar hızlı” ve ciddi bütçe artışlarına ihtiyaç duyulabilir.

Raporda NASA’nın maliyet tahminlerini daha güvenilir ve şeffaf hale getirmesi talep ediliyor.

NASA 2023’te talep ettiğinden daha az gelir edinecek olsa da bu miktar insanlı uzay programlarını sürdürmeye yeterli.

Çin ise kendi uzay istasyonu Tiangog’u planlandığı şekilde tamamladı.

Çin uzay programı Ay ve Mars’a araçlar gönderdi.

Pekin’in hedefi 2025’te Ay’da insansız bir araştırma istasyonu kurmak, 2030’da ise ilk defa Ay’a astronot göndermek.

Ay’a daha önce de insan inmişti fakat Mars hedefi çok daha zor.

Kızıl Gezegen Ay’dan 250 kat daha uzak ve henüz insanları oraya götürebilecek özelliklere sahip bir roket yok.

Bilim insanları ağır bir yakıt deposuna sahip bir roketi, atmosferi epey ince olan bir gezegene indirmenin bir yolunu bulsa bile, astronotları aylar süren uzay yolculuğunun ardından dünyaya geri getirmenin de yolunu bulmaları gerek.

1950’lerde ve 60’larda süper güçler uzayın keşfi için birbirleriyle yarışmıştı.

Ruslar uzaya ilk insanı gönderdi.

ABD ise Ay’a ilk ayak basan ülke oldu.

1970’lerdeyse ülkeler uzayda işbirliğine gitmeye başladı ve bunun meyvesi, 1998’de ilk parçası uzaya gönderilen Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) oldu.

13 diğer ulusla birlikte iki süper güç, bugüne kadar uzayda oluşturulmuş en büyük yapıyı inşa etti.

ISS’in sahibi tek bir ülke değil ve her ülke, bunun işler halde olması için birbirine bağımlı.

Bu, ulusların farklılıklarını bir kenara koyup işbirliği yapması durumunda nelerin başarılabileceğinin bir sembolü oldu.

Fakat olaylar biraz daha farklı gelişti. Özellikle de Çin’in Uluslararası Uzay İstasyonu’na dahil olması ABD tarafından engellenince…

Çin bunun ardından kendi uzay istasyonunu kurmaya karar verdi.

Daha yakın bir tarihte ise, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlamasından sonra pek çok ülke Rusya ile işbirliğini sonlandırdı.

Avrupa Uzay Ajans (ESA) Rusya ile ortak ay programını sonlandırdı.

Mars’ta yaşam izlerini arayacak bir araç göndermeye dair ortak proje de iptal edildi.

Fakat bu projelerin aksine, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Batılı ülkeler Rusya ile birlikte çalışmaya devam ediyor.

Hatta Avrupalılar ve Amerikalılar Moskova’daki uzay üssünde eğitim almaya devam ediyor.

Peki 2030’da ISS’in ömrü tamamlandıktan sonra ne olacak?

Londra’daki düşünce kuruluşu Royal United Services Institute’tan uzay politikaları analisti Juliana Suess, Rusya’nın geride kalmış teknolojisiyle diğer uluslara sunabileceği az şey olduğunu söylüyor, uzaya çıkan ilk ulusun uzaydan çekilen ilk ulus olmak zorunda kalabileceğini vurguluyor:

“ISS ömrünü tamamlamadan Rusya başka bir alternatif bulamazsa veya kendi uzay istasyonunu geliştiremezse insanlı uzay uçuşlarına son vermesi gerekebilir.

“Mevcut ortamı ve yaptırımları göz önünde bulundurunca bir alternatif bulması da pek kolay gözükmüyor.”

Rusya’nın uzaydaki gerilemesi, Çin’in hızla ilerlediği bir döneme denk geldi.

Her ne kadar uzay harcamaları ABD’yle kıyaslanamayacak kadar az olsa da son 10 yılda uzaya 200’den fazla roket göndermeyi başardılar.

Çin, uzayda ortaklığın bilgi birikimi ve para getirdiğini biliyor.

Bugüne kadar ISS’e katılamayan pek çok ülkeyi kendi uzay istasyonlarına davet etti.

Yeni uzay yarışı döneminde geride kalmanın kendilerine zarar vereceğini düşünen ülkelerin de bu işe girişmesiyle uzay programı olan ülkelerin sayısı 72’ye çıktı.

Uzay günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Hava durumu tahminlerinden iletişime, bankacılıktan gözetime kadar pek çok alanda uydulara bağımlıyız.

Ve yörünge gittikçe kalabalıklaşıyor.

2001’de uzaya gönderilen uydu sayısı yıllık 800 civarındayken 20 yıl sonra bu sayı 5 bine çıktı.

Uzay sektörü son derece pahalı ve teknik açıdan zorluklar barındırıyor. Bu, hiçbir ülkenin tek başına altından kalkamayacağı seviyede.

Fakat yeni milyarderlerin sahneye çıkmasıyla birlikte bu alanda yeni ortaklıklar da doğuyor.

Elon Musk’ın şirketi SpaceX insanları yörüngeye götürmeye başladı bile.

Şirket, kısa süre öncesine kadar tek kullanımlık olan roketleri tekrar kullanmayı başararak maliyetlerini düşürdü.

Amazon’un sahibi Jeff Bezos ise Orbital Reef (Yörüngesel Resif) adlı bir ticari uzay istasyonu kurmak istiyor.

Sovyetler Birliği’nin uzay istasyonu Mir’e 1991’de giderek İngiltere’nin ilk astronotu olan Helen Sherman günümüzdeki uluslararası rekabetin, şirketlerin pragmatistliği sayesinde ortadan kalkabileceğini düşünüyor:

“Dünyanın dört bir yanından şirketleri bir araya getiren şey ticarileşme olacak.

“Kimse bu şirketlerin hangi ülkede kayıtlı olduğuna bakmıyor, önemli olan dünya için ne yaptıkları.”

Finansal kazanç ve bilimsel ilerleme fikirleri işbirliğini artırıyor.

Özel şirketler uzayda yeni ortaklıklar geliştirse de, kayıtlı oldukları ülkenin hukukuna bağlı kalmak zorundalar.

2022’de Rusya’ya yaptırımlar başlayınca pek çok şirketin Rusya ile sözleşmesini iptal etmesi gerekmişti.

Avrupa Uzay Ajansı (ESA) Başkanı Dr. Josef Aschbacher, Avrupa’yı uzay yarışında tutmakta kararlı.

AB ülkelerinin yaşadığı finansal sorunlara rağmen ESA’nın bütçesi 2 milyar euro civarında arttı.

BBC’ye konuşan Aschbacher “Uzay en hızlı büyüyen sektörlerden biri, önceki dönemlere kıyaslanamayacak bir hızla büyüyor. Bu alanda geride kalamayız” diyor ve ekliyor:

“Bu sektöre güçlü yatırımlar yapmamız lazım. Üye ülkelerimizdeki şirketler için yeni iş fırsatları yaratmak istiyoruz.”

Gelecekte uzayın keşfine uluslar öncülük edecek.

Fakat bunu başarmanın zorluğu nedeniyle gruplar veya bloklar halinde hareket etmeleri gerekebilir.

Avrupa Uzay Ajansı yıllardır buna başarılı bir şekilde aracılık ediyor.

Yeni dünyalara gitmeye olanak sağlayacak yeni atılımın önündeki engellerden biri de uzayı düzenleyen yasalar.

Dış Uzay Anlaşması (uzun adıyla Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dâhil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Andlaşma) 1967’de imzalandığından bu yana hiç güncellenmedi.

Bu anlaşmanın maddeleri arasında uzaya nükleer silah veya diğer kitle imha silahlarının yerleştirilmemesi de var.

Uzay politikaları analisti Juliana Suess, bu anlaşmanın günümüzde yetersiz kaldığını söylüyor:

“Bu anlaşmada şirketlerden veya milyarderlerden bahsedilmiyor.

“Uzay günümüzde 1967’dekinden tamamen farklı bir alan.”

Birleşmiş Milletler Ay, Mars ve diğer gezegenlerle uyduların ticari kullanımı hakkında 1979’da yeni bir sözleşme hazırladı fakat ABD, Çin ve Rusya bunu imzalamayı reddetti.

ESA’dan Josef Aschbacher, yeni bir uzay anlaşması imzalanana kadar uzay yarışının olabileceğinden daha yavaş ilerleyeceğini düşünüyor:

“Uzayda uydular için aynı yörüngeleri kullanıyoruz. Ay’da Çin, ABD ve AB aynı yüzeyi kullanacak.

“Bir arada çalışabilmemiz için buna yönelik kurallar koymamız gerekiyor.”

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.