Bugün rahmetli Erdoğan YILMABAŞAR’ı doğum günü nedeniyle anıyoruz. Ruhu Şad olsun.

HÜRKUŞ HAVA YOLLARI PİLOTU ve HAVA FOTOĞRAFÇISI
ERDOĞAN YILMABAŞAR
(15.05.1936 – 07.05.1957)

21 yaşında bir genç. Vecihi Hürkuş’un tanımıyla tüvânâ (güçlü-kuvvetli) bir genç. Havacılık aşığı, tayyare delisi bir delikanlı. Makine Yüksek Mühendisi Mehmet Bahattin Yılmabaşar ve Faika Hanımın biricik oğlu. Suna ve Jale Yılmabaşar’ın abisi. Aile varlıklı, çok rahat bir yaşamları var. Erdoğan’ın ise bu yaşamda gözü yok. Çocukluğundan itibaren gönlünde yatan aslan, “pilotluk”. Bu işi de en iyi yapan kişinin Vecihi Hürkuş olduğunu biliyor. 16-17 yaşlarında pilotluk aşkıyla evini ailesini terk ediyor. Onları çok sevse de onlardan ayrı yaşamak, çok çalışmak, çok yorulmak, çok öğrenmek onu mutlu ediyor. Hürkuş Hava Yollarında, Vecihi Hürkuş’un yanında olmak, onu gözlemlemek, soru sormak, öğrenmek ona göre havacılık aşkıyla yanıp tutuşmak en güzel şey. Erdoğan, Vecihi Bey’e “Hoca’m” diyor. Onu bir baba gibi sayıyor, seviyor. Vecihi Bey de oğlu olmadığından belki, Erdoğan’ı öz oğlu gibi seviyor. Birbirlerinin bir dediklerini iki etmiyorlar.
Erdoğan iyi, hem de çok iyi bir pilot olacak, ikisi de bunu biliyorlar. Öğrenmek gerek, daha çok öğrenmek gerek. Daha çok çalışmak, daha iyi bir pilot olmak değişmeyen, yaklaşıldıkça uzaklaşan bir hedef. Vecihi Bey eğitimlere devam ediyor. Erdoğan, Hürkuş Hava Yollarının bütün uçaklarını kullanıyor, uçak bakım ve onarımlarında, malzeme alımı ve kullanımında, Hoca hasta olduğunda doktor getirmekten ilaçlarını vermeye kadar yanında.
Erdoğan’ı 6 Ağustos 1954 günü Yeşilköy Hava Meydanı salonlarında Vecihi Hürkuş’un 40. Yıl jübilesinde görüyoruz. Vecihi Bey’in yanında. Diğer yanında yine bir genç yardımcı İlhan Eraslan. Bu iki genç, o yıllarda çok zor şartlarda imkânsızlıklar içinde Hürkuş Hava Yollarının başarısı için zaman, mekân ayırmaksızın özveriyle çalışıyorlar.
Erdoğan, pilotluğu öğrendiği gibi hava fotoğrafçılığını da öğreniyor. Adana Sivil Hava Meydanından kalkışlarının birçoğu Adana, Mersin, Tarsus’ta fabrikaların, reklam fotoğraflarını çekmek, sadece reklam değil, fabrika yangınları, maçlar için de havalanıp fotoğraf çekiyor. Aslında hava fotoğrafçılığı için Fabrikaları gezen genel müdürleri ya da sahipleriyle görüşen, onları ikna eden de Erdoğan. Zaman zaman İstanbul’dan gelen gazetecileri de uçuruyor. O yıllarda Adana’nın şehir fotoğrafları çekiliyor. Hava fotoğrafları için havada çalıştıklarından kat kat fazla gece gündüz planlama, fotoğrafların birbiriyle uyumunu sağlamak bütünlüğü sağlamak işi tamamlamak için Hoca ile çalışıyorlar. Fotoğraf banyo ve tab işlerini Erdoğan yapıyor. Beğenmiyor, bazı bölümleri yeniden çekiyorlar. İşi bilenlerin bile yapamazsınız diye iddialar giriştikleri işler, kabul ediliyor, onaylanıyor. Bu çalışmada Erdoğan’ın emeği ve çalışması Vecihi Bey’i mutlu eden, gururunu, güvenini arttıran önemli bir süreç.
Erdoğan’ın Vecihi Bey’de izlediği önemli bir fark var. Havacılıkta savaşlar yaşamış, uçaklar düşürmüş, düşürülmüş, uçak üretmiş, “Baştayyareci” unvanını almış, yüzlerce pilot yetiştirmiş “Hoca” kâğıt ve kalemle de barışık ve başarılı. Onun Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren ne yapıp edip ajandalar tutuğunu, havacılıkla ilgi yaşadıklarını proje hazırlıklarını, uçuşlarını bu küçük defterlere yazdığını biliyor. Vecihi Hürkuş’a öykünüyor. Erdoğan, 1957 yılında bir Ece Ajandası alıyor ve 20 yaşını tamamlamamış bir genç olarak her gün defterine notlar alıyor. Akşamları ya da fırsat buldukça günlük yaşamını da kendisine hesap verir gibi bu deftere yazıyor. Ne yazık ki bu defterin ilk altı ayı dolmadan 2 Mayıs 1957 günü meydana gelen kazada koma halinde hastaneye kaldırıldığını haber alıp Bursa’dan hemen uçağıyla gelen Hoca’sı, koma günlerini ve vefatını o deftere yazar. Hoca ve öğrencisi o defterde son kez buluşurlar…
“Koma devam halinde. Bütün gün sade sık bir teneffüs. Ne hareket ne mecal! Akşam, gecenin zulmeti genç bir hayata kapkara bir örtü oldu. Saat 21,50. Nabız ve nefes durdu. Erdoğan, tüvana bir genç, normalden üstün bir zekâ sahibi arslan gibi bir Tayyareci. Pir’in dediği anı buldu. Etrafındaki yakınları ağlarken o Ulu Tanrı’nın yolunda tam huzur ve mutlak sükûnet halinde kaldı. ULU TANRI YAVRUMUZUN MEKÂNINI CENNET EYLE. AMİN“ Sözleriyle tamamlarken hayatının en büyük acılarından birini daha yaşıyordu.

Erdoğan Yılmabaşar’ı hava fotoğrafçısı olarak hatırlarsak, Onu anmak için seçilecek fotoğraflan biri Milliyet gazetesinde birinci sayfada yayınlanan fotoğrafı ya da İstanbul’da Sultanahmet’te havadan çektiği ve o dönemim en önemli dergisi Hayat Mecmuasında 1965 yılında yayınlanan fotoğrafı olabilir. “Mimar Sinan’ın Muhteşem Eseri Süleymaniye’ye Havadan bir Bakış”. Erdoğan Yılmabaşar fotoğraf konusunda temel bilgileri babası Bahattin Yılmabaşar’dan almış ve onun profesyonel makineleriyle fotoğraf çekmeye başlamış bir sanat olarak fotoğrafçılığı da benimsemiştir.

1956 HAYAT MECMUASI
FOTOĞRAF: ERDOĞAN YILMABAŞAR

“MİMAR SİNAN’IN MUHTEŞEM ESERİ SÜLEYMANİYEYE HAVADAN BİR BAKIŞ”

İstanbul’un manzarasına milli çehremizin en belirli vasıflarını ölmez eserleriyle mühür mühür bulan Mimarbaşı Sinan “Ser mimaran-ı Hassa” ünvaniyle anılır ve Saraya bağlı mimarlar ocağının başında bulunurdu. Yaptığı ve yaptırdığı ölümsüz eserler insan havsalasının ve ömrünün alamayacağı kadar bereketli olan bu dâhi sanatkâr İstanbul’u Selâtin camileri, vezir camileri medreseler, mescitler, imaretler, türbeler kervansaraylar, darüşşifalar mektepler ve hamamlarla donatmış, 42 de saray yapmıştı.

Fakat şüphesiz ki onun en büyük, en muazzam eseri, tarihe “Muhteşem” ünvaniyle geçen büyük hükümdar Kanuni Sultan Süleyman’ın şanına yaptığı Süleymaniye idi.

1550’de başlayıp, inanılmaz bir süratle 1557’de bitirdiği bu ulu mabet, etrafını kuşatan medreseleri, tabhane, imaret, bimerhane, darüşşifa, darüttıp gibi zarif binaları, Sultan Süleyman türbesi gibi muhteşem hükümdârın adına lâyık vakur yapıları ile, dünyanın en güzel, en ulu dinî âbidelerinin başında yer almaya hak kazanmıştır.

Süleymaniye camii iki kısımdan mürekkeptir. Biri şadırvan tarafı ki 24 sütun üzerinde yükselir, 28 küçük kubbeli ve üstü açık lâtif bir çerçevedir. Sütunlardan onu beyaz mermer, 12’si pembe granit, ikisi de somakidendir. Gök kubbeye birer elif gibi çekilen on şerefeli dört zarif minare, bu taraftadır ve denizden harikulade güzel görünür. Cami kısmında, gökten sarkıtılmış bir kandil gibi duran kubbe, mihrap, minber, velhasıl Süleymaniye’yi Süleymaniye yapan unsurlar asalet sadelik ve ihtişam ifade eden bir üslûbun ölümsüz ifadeleridir.

Süleymaniye külliyesini hususiyetleri ve azameti ile tespit eden yukarıdaki tablo tayyareden alınmıştır ve Sinan’ın ölmez eserini bütün canlılığı ile göstermektedir. Süleymaniye, İstanbul’un bünyesine öyle bir yerleşmiştir ki, bugün artık Süleymaniye’siz bir İstanbul tasavvur etmek mümkün değildir.

Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği’nin (TVHMD) yayını olan yazının tümü için;TIKLAYINIZ

 

 

 

Facebook ile Yorum Yapın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.