İngilizlerin (AE-2) tahtelbahirini batıran 97 tonalık küçük Sultanhisar muhribimiz

Çanakkale Savaşları; kara, deniz, hava ve yeraltı savaşlarıyla birbirinin içinde bir cehennemdir. Yoğunlukları değişse de kimi zaman savunan kimi zaman saldıran ama çoğu zaman herkes için cehennemdir.

Sadece savaşanlar için değil savaşmayanlar, çocuklar, sakatlar, ihtiyarlar, yaralılar ve sivil halk olarak savaşamayanlar için de cehennemdir savaş.

Özellikle yaralılara insanlık dışı davranışlar sonrasında yaralılar için savaş hukukunda uluslararası düzenlemeler yapıldı. İsviçre hükümetinin teşebbüsü ile 1864 senesinde Cenevre’de milletlerarası bir konferans yapıldı ve harp meydanlarında yaralananlara ve onlara yapılacak sıhhî yardımlara ilişkin bir sözleşme imzalandı. Cenevre Sözleşmesi’ne zaman içinde bütün dünya devletleri katıldı. Aynı tarihte Cenevre’de Milletlerarası Kızılhaç kuruldu.

Uygulamada görülen boşluklar ve yaşanan deneyimler, sözleşme 1906’da yeni bir diplomatik konferans toplandı. 6 Temmuz 1906 da imzalanan sözleşme, eski sözleşmenin yerine geçti.

1906 Cenevre sözleşmesi prensiplerinin deniz harbine uygulanması hakkında 18 Ekim 1907 tarihli onuncu Lahey sözleşmesi yapıldı.

1907 ve 1911 tarihlerinde Türkiye ile İsviçre arasında teati edilen notalar sonucunda Türkiye’nin; Kızıl haç yerine Kızılay Bayrağını kullanması kabul edilmiştir. Daha sonra diğer Müslüman ülkeler de aynı hakları kazanmışlardır.

Uluslararası anlaşmalar; karadaki hastanelere, denizdeki hastane gemilerine, bu gemilere ve karada yaralı ve hasta taşıyan ambulans görevi yapan arabalara Kızılhaç ve Kızılay Bayrakları çekilmesi ve bu tür sağlık kuruluşlarına asla saldırı yapılmayacaktır. Araçlar ve ilgili personel alıkonamayacaktır.

Savaş içinde bu kurallara uyulmamıştır. Bu kural ihlallerinden biri 10 Nisan 1331[1]  günü Maydos’da[2] yaşanmıştır.

Orgeneral İzzettin Çalışlar; Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşları’na dair 10 Yıllık Savaşı Günlüğünde[3] yer alan notlarında;

10 Nisan 1331 (R), (M: 23 Nisan 1915)

“Öğle üzeri 3 düşman tayyaresi Maydos üzerine 9 bomba atmıştır. Askerden 5 şehit, 9 yaralı, ahaliden (Hristiyan) 10 telef, 9 mecruh (yaralı) olmuştur. Tayyarelere top atışı icra edildiyse de isabet ettirilemedi” notunu düşmüştür.

İngiliz tayyarelerinin hastaneyi bombalaması, haklı olarak her kesimde derin bir öfke ve cezalandırma duygusu yaratmıştır.
Rıza Bey de öfkeli ve bütün imkanlarla düşmana Çanakkale’yi dar etmek kararında ve inancındadır.

[1] 10 Nisan 1331(R), 23 Nisan 1915 (M)

[2] Maydos: bugünkü adıyla Eceabat

[3] On Yıllık Savaşın Günlüğü- Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Savaşları- Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın Günlüğü, Hazırlayanlar: Dr. İsmet Görgülü- İzzeddin Çalışlar, Yapı Kredi Yayınları, 2.Baskı Mart 1999, ISBN: 975-363-617-2, Sayfa:94

Rıza Bey, Çanakkale’de İngilizlerin “AE2” numrolu tahtelbahirini gark eden “Sultanhisar[1] süvarisidir. Rıza Bey de hatıra defteri yazmaktadır.

27 Haziran 1334[2] tarihli Donanma Mecmuasında;[3] Menakıbı Bahriyemizden başlığıyla Rıza Bey’in hatıraları, Rabbani Fehmi tarafından aktarılır.

Menakıbı Bahriyemizden:

Çanakkale’de İngilizlerin “AE2”[4] numrolu tahtelbahirini gark eden “Sultanhisar” süvarisi Rıza Bey’in defter-i hatıratından:

Sultanhisar Süvarisi: Rıza Efendi Kapudan

Donanma Mecmuası,171-122 / R:27 Haziran 1334, M: 27 Haziran 1918[1] Sultanhisar (torpido botu)

Osmanlı İmparatorluğu: (Kızağa konulması: 1906 Fransa, Denize indirme: 1907, Görevlendirme:1907, Hizmetten çıkışı:1923, Hizmet dışı: 1923)

Türkiye Cumhuriyeti: (Hizmet: 1924, Hizmet dışı: 1928, Akıbet: 1935’te sökümü yapıldı.)

Genel karakteristik: (Sınıf ve tipi: Torpidobotu, Deplasman: 97 ton, Uzunluk: 40,2 m, Genişlik: 4,4 m, Su çekimi: 1,9 m, İtme gücü: 2,200 beygir gücü, Hız: 16 knots)

Sultanhisar: Osmanlı Donanması ve Türk Deniz Kuvvetleri’nde hizmete giren torpidobotu.

Çanakkale Savaşı deniz harekâtlarında Çanakkale Boğazı’nda devriye görevi yapmıştır. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’na subay ve danışman olarak hizmet eden Alman General Otto Liman von Sanders’in Eceabat ile Gelibolu arasında günlük seyahatlerini sağlamıştır. 29 Nisan 1915 tarihinde Marmara Denizi’nin batı sahilini takip ederek İstanbul’a dönmesi için emir alan Yüzbaşı Ali Rıza Bey komutasındaki Sultanhisar seferine devam ederken muhtemel düşman denizaltı varlığı yönünde gelen raporlara istinaden rotasını doğuya çevirmiştir.

Avustralya denizaltısını batırması: 30 Nisan 1915 tarihinde Çanakkale Boğazı’na girdiğini tespit ettiği Avustralya’ya ait AE2 denizaltısını, top ve torpido taarruzları ile nötralize etmiş, personelini teslim aldıktan sonra da denizaltıyı batırmıştır. Bu olay, Türk denizcilik tarihinde bir hücumbotun icra ettiği ilk Denizaltı Savunma Harbi Harekâtı olması açısından büyük önem arz etmektedir.

Hizmetten çıkışı: Sultanhisar Torpidobotu, 1918’de hizmet dışına çıkarılmış, 1924’te tekrar hizmete alınmıştır. 1928’de yine hizmet dışına çıkarılmış, 1935 yılında ise sökümü yapılmıştır. Vikipedya

[1] 27 Haziran 1334(R): 27 Haziran 1918 (M)

[1] Donanma Mecmuası (172-122) Sayfa: 1952-1957 arası

[1] HMAS AE2-Avustralya, İnşa eden: Vickers Armstrong, Kızağa konulması: 10.02.1912, Denize indirme: 18.06.1913, Görevlendirme: 28.02.1914, Akıbet: 30.04.1915’te battı

Genel karakteristik: Sınıf ve tipi : E sınıfı denizaltı, Deplasman: 725 su üstünde, Uzunluk: 181 fit (55 m), Genişlik: 22 fit 6 inç (6,86 m), Çekiş: 12 fit 6 inç (3,81 m), İtme gücü: 2×8 silindirli dizel motor, 1.750 beygir gücü (1.300 kW) su üstünde aküyle çalışan elektrik motoru, 550 beygir gücü (410 kW) su altında, Hız: 15 knot (28 km/sa; 17 mph) su üstünde 10 knot (19 km/sa; 12 mph) su altında, Menzil: 10 knot (19 km/sa; 12 mph) hızla 3.225 deniz mili (5.973 km) su üstünde 5 knot (9,3 km/sa; 5,8 mph) hızla 25 deniz milisu altında, Kişi kapasitesi: 32, Silah donanımı: 4×18 inç (457 mm) torpido tüpü

[2] 27 Haziran 1334(R):27 Haziran1918 (M)

[3] Donanma Mecmuası (172-122) Sayfa: 1952-1957 arası

[4] HMAS AE2-Avustralya, İnşa eden: Vickers Armstrong, Kızağa konulması: 10.02.1912, Denize indirme: 18.06.1913, Görevlendirme: 28.02.1914, Akıbet: 30.04.1915’te battıGenel karakteristik: Sınıf ve tipi : E sınıfı denizaltı, Deplasman: 725 su üstünde, Uzunluk: 181 fit (55 m), Genişlik: 22 fit 6 inç (6,86 m), Çekiş: 12 fit 6 inç (3,81 m), İtme gücü: 2×8 silindirli dizel motor, 1.750 beygir gücü (1.300 kW) su üstünde aküyle çalışan elektrik motoru, 550 beygir gücü (410 kW) su altında, Hız: 15 knot (28 km/sa; 17 mph) su üstünde 10 knot (19 km/sa; 12 mph) su altında, Menzil: 10 knot (19 km/sa; 12 mph) hızla 3.225 deniz mili (5.973 km) su üstünde 5 knot (9,3 km/sa; 5,8 mph) hızla 25 deniz milisu altında, Kişi kapasitesi: 32, Silah donanımı: 4×18 inç (457 mm) torpido tüpü

HMAS AE2: E sınıfı denizaltılara mensup, Avustralya Kraliyet Donanması’na ait bir denizaltı. Çanakkale Savaşı’ndaki denizaltı harekâtlarına katılmakla görevlendirildi. Ancak 28 Nisan’daki seyirler sırasında bir hedef saptanamadı. Bunun üzerine Gelibolu Limanı’na yöneldi. Bu seyir sırasında rastladığı Muavenet-i Milliye’nin refakat ettiği dört gemilik bir gruba karşı giriştiği torpido saldırısından da başarısızlıkla ayrıldı. Ertesi gün bir topridobot ve üç nakliye gemisi ile karşılaşmada da benzer durum gerçekleşti. Ancak bu arada Osmanlı makamları fazlasıyla uyarılmıştı ve Sultanhisar torpido botu, devriye görevinden alınarak denizaltıyı bulmak ve imha etmekle görevlendirilmişti. Karaburun önlerinde saptanan denizaltı üzerine, 30 Nisan günü saat 08:20’de ilerleyen torpido bot, denizaltına karşı top ateşi açtı. İki torpido taarruzu manevra edilerek geçildi. Bu sırada denizaltı kaçma ve taarruz manevralarında kontrolden çıktı. Torpido botun iki torpidosu da hedefi bulmadı. Mahmuzlayarak denizaltı batırılmaya çalışıldı; ancak aldığı isabetlerden su altında tutunamayan denizaltı teslim olmak zorunda kaldı. İngiliz subaylar ve kabaca yarısı İngiliz, yarısı Avustralyalı olmak üzere otuz iki kişilik mürettebat Sultanhisar’a alındı ve denizaltı batırıldı. 

“HMAS”:”His/Her Majesty’s Australian Ship”, “Majestelerinin Avustralya Gemisi” anlamındadır.

13 Nisan 331 (R), Pazar ertesi (M: 26 Nisan 1915)

Şirketin 38 numrolu[1] vapuru Rumili tarafından Gelibolu’ya doğru iniyordu. Hava güzel ve yaz kadar sıcaktı. Güvertede soyunmuş dökünmüş askerler davul zurna ile oynayorlardı. O askerler ki yarın Kal-a’da(Çanakkale) düşmanı karşılayacaklar, belki çoğunun ruhları bu ebedi mailiğe(maviliğe) karışacaktı. Vapur Marmara’nın, mai ve zümrüdli dağların çerçevelediği bu mavi cennetin ortasında, mütevekkil ve münzire bir gönül gibi, bir tarafa yaslanmış, geçtiği sulara inci ve nur döşeyen çarkları, onların bu masum cünbüşlerini ahenkliyerek ilerlerken, kapudan(kaptan) kulesinden bu bahar güneşinin altında rüzgârlana rüzgârlana, Çanakkal-a ufuklarına koşan bu şetaret nizamı samimi bir tecessüs neşesiyle takip idiyordum.

Her kapudan az çok bir deniz şairidir. Mavi enginler, daima bu mübarek Türk denizinin nisanını(Nisan ayı) teneffüs iderken, benim ve ebediyen benim olan bu güzellikler, kaynaşan mahiyat(hakikâtler) karşısunda da bir gurur hissiyle doluyordum. Sonra, kaderin bu kanlı imtihana, hayat ve ebediyeti namına davet ettiği Osmanlılığın cesur ve mütevekkil evlatlarını, bu davetin şitab(çabukluk, sürat) ve icabet yolunda bu kadar müsavat ve pervasız görmek, beni ifade edilmez hisler, düşünceler içinde taşırıyordu. Sultanhisar’ın bu hayallerin aşina ve davetkârıdır. Dalğalar, billur çırpıntılar, fısıltılı kumsallar onlara ahenk ve kafiye söyler. Bütün yıldızlar bize, mahrem, en renkli ve altunlu tulûlar(tan vakti) bizim. En haşmetli guruplar bizimdir. En nurlu mehtabların füsun ve hülyası bizim başımıza yağar, pusulalarımızın önüne cennet yolları serer. Biz denizciye, bu kadar ruhu yumuşatan, hassasiyeti inceleten ihsanlar biraz çoktur diyeceksiniz. Fakat kaç karanlık geceler, ölüm uluyan fırtınalar, bir gayya siyahlığıyla açılan korkunç dalgalar da bizimdir…

Biz, mezarımızın üstünde gezdirdiğimiz hayatımızı şiir ve hülya ile süslemeyi biliriz. Şiir ve hülya, altımızdaki mezarı örten, bize onu gizleyen, unutturan çiçeklerdir. İşte bizi biraz fazla neşeli ve kahkahacı iden felsefe! Onun içün, her kapudan biraz şair ve her bulunduğu ufkun kalbi olan kulesi, ona hicret-i sanattır. Mütevazı kulesinde, bu taşkın ve mukaddes istiğrak(hayale dalmak) dakikaları geçiverdi. Fakat gemici teyakkuzum(dikkatle izlemek), ihtiyarsız vazifesine devam ediyormuş. Beni daldığım hisli yollarda yalnız bırakmayor. Arkamdan siyantekar(ısrarlı bir avcı gibi) bir takip ile geliyormuş. Birdenbire, uzakta denizin gümüşlendiği bir noktasına işaret etti. Oradan, geniş bir nefesini almak isteyen bir balık gibi bir torpid, dışarı atılmış, sular üzerinde sekerek vapura geliyordu. Heman otuz sekizi (38’i) haberdar ettim. Sanki bir bahar ormanı üzerinden bir doğan geçmişti. Davul, zurna, türküler ve kaşıklar her şey sustu. O, doğru bir manevra ile kurtulmuştu. Ben, bu mavi cennette yaşayan masum adamların saadetini zehrolmağa gelen bu şeytani düşmanı boğmağa koşuyordum.

Denizin tılsımlı, lacivert mantosuna bürünmüş düşmanı bulmak içün akşama kadar denizleri alt üst ettim. Yoktu, görünmeye cesaret idemiyordu.

38 Numrolu vapur: ŞÜKRAN
38 Numrolu vapur: ŞÜKRAN.

[1] 38 Numrolu vapur: ŞÜKRAN. Şirketi Hayriye’nin Richard Green ve kardeşi Henry Green’in sahibi olduğu R ve H Green’ler şirketinin tezgahlarında İngiltere’de 1890 yılında teknesi sac yandan çarklı yolcu vapuru olarak inşa edilen 37 numaralı İhsan Vapuru ile 38 numaralı Şükran Vapuru, 1890 yılında hizmete sunuldu. İhsan 1916 yılında Rus denizaltısı tarafından tahrip edilirken, 1919 yılında, Şükran ise 1916 yılında hizmet dışı bırakıldı.( https://www.sehirhatlari.istanbul/tr/sirketi-hayriye/sirketi-hayriye-vapurlari-393)

Rumeli kıyıları esmerleşmişti. Gelibolu’nun, gam ve düşünceler ilham eden akşam gölgelerine sokulmuş temiz ve vazıhlı manzarasının hüzünlü bir güzelliği vardı. Anadolu’nun alnı, güneşin altunlarıyla henüz aydındı. Dalgalar, artık mor ve eflatundular. Bu akşam güzellikleri temaşadan, bu temiz ve hayatlı havayı teneffüsten düşmanları mahrum bırakmak, onları mahvedememek yeisi yanında küçük bir tesellidir.

Şikârsız ve nevmid(ümitsiz) bir akşam oldu. Güneş, hasretli Akdeniz’in kararmış sularına gömülürken ruhumda mended(?) bir kederle ondan, bir gün bu dalgalara, gecelere bürünen ısrarlı düşmanı bir dakika karşımda göstermesini rica ediyordum. Ve o, kocaman altın başını ufkun parlak atlaslarına koyarken geniş ve aşikâr bir tebessümle vaad ediyor gibiydi.

16 Nisan 331 (R), Pencişembi (M: 29 Nişan 1915)

Üç günden beri Maydos(Eceabat) ile Çanakkale arasında, tahtelbahr tarassud idiyorduk.  Sultanhisar, dumanları uzun ve sevdavi saçlar gibi uçarak iki sahil arasında ağır ağır, nazlı ve hıraman(salına salına) dolaşıyordu. Uzaktan, belki suların arzusuna bırakılmış bir keyf vapuruna benzetilirdi. Etrafımızda harbi hatırlatacak hiçbir manzara yoktu. Yalnız Maydos, dört gün evvele kadar, bir inci sırasıyla dizilen beyaz evleri tuvalde sedef tebessümlerle boyanırken, şimdi yanmış, yıkılmış, mezardan çıkmış bir çene sırıtganlığıyla, harbe, ölüme temsil oluyordu. O beyaz Maydos üzerine çöken bu siyah ve harap sükuttan, biz Oniki Nisan vahşet faciasını ve öylelerini hâlâ duyuyorduk. Maydos, şefkat, insaniyet, imdat ve huzur manalarıyla çırpınan Hilâl-i Ahmer bayraklarının gölgesinde, bu hayat ve hürriyet mücadelesinde düşen yaralılarımıza penah(sığınacak yer) oluyordu. Beşeriyetin, ihtiraslarla kan bulanmış gözleri, buraya çarpılınca rahmâni bir lima(?) ile dövülecekti. Bu mavi ufuklardan, yalnız hür ve müsterih bir teneffüs temini oğrunda, mevcudiyeti kan sızan bir milletin, o beyaz bayraklar altında ızdıraplarıyla sükûn ve teselli saran gençliğine, her kalp hürmetkâr olacaktı.

Fakat İngiliz tayyareleri bu hastahaneler üzerine zulüm ve vahşet yağdırıyordu. İngiliz gemilerinin cinayetkâr topları, yaralı evlatlarını göğsüne basmış bir valide kutsiyetiyle, sahile uzanan bu beyaz kısbe üstüne volkanlar kustu. Orada kıyametten bir saat geçti. Bu kıyamet kasırgasının, gökleri sarsan vaveylası içinde ne kadar hasta teneffüsler dindi. Ne kadar yaralı feryatlar sustu. Biz gemimizle, bu İngiliz şaheseri karşısında idik. Yumruklarımız sıkılmış, çeneler kilitli, insaniyet en bedbaht gözleriyle, medeniyetin bu kızıl çehresini hakiki halleriyle gördük. Sonra enkaz altından bize haykıran aciz insaniyetin acı sesine koşmuştuk. O akşam, gönlümüz yaralı ve yorgun, Akdeniz’in uzaklarına kan ağlayan bir gurupla, Maydos’tan bu sabah evlatlarının huzurundan, müsterih ve tesellili valdenin, artık kül ve mezar olan beyaz hanımanından(ev-ocak) ayrılırken, hepimizin kalbinde mazlum bir kin ve intikam köpürüyordu. Mehtaplı geceleri, boğazın zemzemeli(nağmeli) suları üzerinde, ay önümüze mezheb(gidilen) ve emelli yollar açılıyordu. Enginde nurdan esatiri bir etek gezinirdi. Fecre doğru ayın ziyâları toplanarak bir noktadan kaynaşırdı, o zaman, altun postu üstünde esatiri güzel “halla”yı hatırladım. “Halla”yı bir daha iade etmeyen bu tarihi ceryan, asırlarca onun hazin yadıyla akmıştı.

Fakat Türk saltanat ve istilasını Rumeliye geçiren Şehzade Süleyman Paşa’nın ümit ve zafer yüklü sallarına yar ve yoldaş bu deniz, artık dalgalarında fahr ve mübahat(övünme) çağlayan bir ahenkle, Türkün efsanelerini, enginlere, tarihlere, tepelerine bir müphemiyet sarmış sisleri içinde (5) Martın korkunç ğalğalaları, sularının reşaşelerinde(serpintilerinde) bize tarihi söyleyen sesler veriyor, rüzgarları ne kadar bizim ruhlarımızla meşbi(doymuş), ne kadar bizim mefaretimizi(övünmelerimizi) fısıldayan terennümlerle dolu idi. Mehtablardan düşmanın estifade etmesini bekliyorduk. Fakat üç gün üç gece Sultanhisar’ın güvertesinde harbin telaşlı şetaretini uyandıracak bir hadise olmamıştı. Biz, biraz dikiz ve ihtisasen kanmış, fakat bu gizli düşmandan tecessüs ve gayz(öfkemizi) tatmin edememekten mütevellit, bir boşlukla hala sahilden sahile seyr idiyorduk.

17 Nisan 331 (R), Cuma (M: 30 Nisan 1915)

Sabaha karşı, bizim yerimize vazife almağa gelen torpidoya yanaştım. Bize doğruca İstanbul’a avdet emri gelmişti ve arkadaşım, dün geçirdikleri bir harp hadisesini haber veriyordu. Dün akşam Karaburun önlerinde bir tahtelbahire tesadüf etmişler, aralarında yarım saatlik bir muharebe olmuştu. Fakat gurup düşmanı ellerinden kurtarmıştı.

İngilizlerin 825 tonalık (AE-2) tahtelbahiri

Kamarasının tepesinden sızan ilk sabah aydınlıklarıyla hoş bir imtizaç yapan sigarasının bol dumanları arasında bunu anlatan sesinde nasıl heyecanlı bir telhif(acınma) vardı. Onu dinlerken, fikrime bir tasmim(tasarlama) koyuyordum. Dönüşte, onların bahtsız geçtikleri sulardan gidecektim ve o tahtelbahri, henüz Marmara sabahının baharına doymamış, güneşli bir hava ihtiyacı içinde bastıracaktım. Bu tasmimin azmiyle meşgul, onu lâkayt dinler görünürken birdenbire kalktım. Arkadaşımın elini kuvvetle sıktım. Ve her halde latifeye benzemeyen bir sesle, biz kalkıyoruz, onu arayup bulacağız, batırup geleceğiz, dedim. O dakika, kalbinin ilhamlarına biraz mağrur bir kâhine benziyordum.

Gün doğuyordu. Afakları bir(gaz?) gibi saran beyaz, nurlu bir sis vardı. İlk ziyâlar bu beyaz sisin tülü üzerinde ince altun nestçler(dokuma) yapıyordu. Hava sakin, sessiz, deniz durgun ve susgundu.

İstanbul’a dönüyorken, ikinci kapdan, yanımda; gemiye her zamanki kısa yolu tayin ediyordu.

-Sultanhisar başka yollar arayor- dedim, başını kaldırdı, maksadımı gözlerimde aradı. Orada istediği manayı bulmuştu ki yüzünde bir sevinç, gülümsedi.

Ekseriya düşman tahtelbahirlerin dolaştığı bildirilen mevkileri arayarak gidiyorduk. Karaburun hizalarında idik. Erdek Körfezi’ne ve adaların arasına girerek o suları tarayacaktım. Uzaktan Marmara Adası şimalinde sisler arasında pasif bir gölge belirdi. Ve orada bandıranın “Ufukta bir tekne var” sedası Sultanhisar’ın bütün kulaklarında çınladı. Mürettebatın şahin gözleri bir noktaya dikildi. Olanca süratimizle o cihete doğru seyre başladık.

Bahar sislerinin verdiği inkisar(kırılma) ile bu tekne denizin üstünde heyülali bir cesametle görünüyordu.

Bizim o tarafa hücumumuzla teknenin alçalması ilk ümit oldu. Dürbünlerimizin sahe-i rüyetine(menzil? Görüş mesafesi?) girince bütün ağızlardan:
-Tahtelbahr, tahtelbahr!
Avazları fırladı. Her halde Kristof Kolomb’un ilk karayı gören taifeleri bundan daha büyük bir meserretle(sevinçle) bağrışmamışlardı. Toplar; torpidolar hazır, makineler olanca kudretini sarf ediyor, ufacık Sultanhisar bir an evvel şikârını(av) yakalamak için bir atmaca gibi süzülüyordu.

08,20

Topumuzun tesirine girmiştik ki, koca tekneden hiçbir eser kalmamıştı. Güneşle yıkanan geniş Marmara’nın müstehzi(alaycı) boşluğu ortasında idik. Bir müddet güvertede düşmanı kaçırdığına mahzun asabi bir sükût oldu.

Saat 8, dakika 40

Küçük bir Türk gemisinin belki biraz nümayişkâr tehdidiyle sulara gömülü kalmak, gurur ve ihtirasına bütün dünyayı esir etmek isteyen bir düşman için, ölçüsüz bir ayıp olurdu. Bir de bu kadar faik vesaitine rağmen bir daha görünmemesini meslek namına hiç affetmezdim.

Her halde o sahalarda tekrar çıkmasını ümit ettiğimden, atması(muhtemel?) torpidosundan gemimi siyanet(koruma) için devirler yaparak tahriyatımızda devam ediyorduk.

Birdenbire sancak tarafımızda 2.000 metro mesafeden periskopu göründü. Hemen üzerine hücumla:

 

-periskop üzerine ateş!

Emrini verdim. Gayet seri atılan mini mini toplarımız henüz dördüncü mermisini hediye etmişti ki periskop içeri alındı. Sancak topu nişancısı Edremitli Ömer onbaşının attığı iki mermide isabet tarassud olunmuştu(gözlenmişti).

Dalan tahtelbahre karşı icap eden manevrayı yapıyordum. Periskob tekrar 1.500 metrodan yavaş yavaş sathı bahre çıkmağa başladı. Tabii, hücum ve süratli ateşle karşıladım. Bu esnada bize bir torpido atmıştı. Hemen manevra yaptım. Torpido kıç tarafımızdan bir kuduz köpek gibi gayızlı(kızgın, öfkeli) köpükler saçarak kör ve şuursuz kafasının aldığı istikamete hüsranını götürdü.

Düşman yalnız müdafaa değil, aynı zamanda taarruz fikrinde idi. Biz, şimdi daha kinli ve daha sultkâr(baskın) olduk.

Birincisinin isabetsizliğini görerek şaşıran düşman, ikinci torpidosunun hedefinin cihetini tayin etmeksizin atmış olmalıydı ki bizden pek uzak geçti.

Saat 9 dakika 45

Kale(hâlâ) kahhar(kahredici, batırıcı) isabetlerle hedefini bulmakta yanılmayan mermilerimizden müteessir olan düşman, suyun üzerine çıkarak bizimkilerden daha büyük çapta olan toplarını kullanmak mecburiyetiyle, beş yüz metro yakınımızdan müthiş bir balina balığı çevikliğiyle sathı bahre fırladı ve deniz üstünde kaldı.

Kaçamayan, torpidolarıyla bir iş göremeyen düşman, topları ile hiçbir netice elde edemezdi. Toplarından korunmak içün ona gayri müsait vaziyetler almakla beraber üzerine süratle ateş ediyorduk. Mermi ve kurşun yağmuru altında bunalan düşman, topunu kullanmağa imkân vermeyeceğimizi anladı ve çaresiz yine süratle daldı.

Saat 10 dakika 20

Neden sonra, uzakta üç, dört bin metro mesafede, kulesine isabet eden mermilerin açtığı yaralardan su girmemek içün kulesinin bir kısmı dışarıda olduğu halde, kaçmağa çalıştığını gördük. Yine üzerine hücum ettik. Yine toplar ateş eylemeye, isabetler tevali etmeğe(arkası kesilmeksizin sürüp gitme) başladı. Bu sefer pek ağır dalıyordu. Her halde sakatlanmıştı. Kumanda köprüsünden askere bağırdım:

-Gayret arslanlarım düşmanın işi bitiyor.

Yine dalmıştı.

Düşünüyordum. Mermilerimizin birçoğunun isabet ettiği muhakkak olan tekne. hâlâ dalmasında ve seyrinde devam ediyordu. Ufacık mermilerimizin, büyük ve kuvvetli olan tekneye mühim bir hasar yapmadığına zehab(kuruntu) oluyordum. O halde?

Düşmana aman vermemek içün son bir çare kalıyordu. Fakat bu, şüphesiz Sultanhisar içün de tehlikeli olabilirdi. Müsademeye karar vermiştim. Bir daha çıkmasına müntazır olarak:

-Müsademeye hazır olun!

Kumandasını verdim.

Saat 10 dakika 30

Yüze çıkar çıkmaz ikinci defa topunu istimale hazırlanıyordu. Top atışına devam ederek müsademe hücumuyla üzerine atıldım. Dümen kısımlarına bindirecektim, o tarafını pruvamıza almıştım.

Mürettebat müsademe paltını(palet?) hazırlamışlar, alınlarında sakin ve ulvi bir vakarla müsademeyi bekleyorlardı. Topların kısa, kesik, yıldırımlı tarakaları devam ediyordu. Makinalar gemiyi titreten motor gürültülerle işleyor, Sultanhisar, mürettebatının azim ve heyecanından canlanmış, kükremiş gibi kendinden 10 misli büyük şikarı üzerine çalak(oynak, yerinde duramayan) ve gayzlı(hınçlı, kızgın, öfkeli) gidiyordu.

Biz yaklaştıkça büyüyen, yükselen koca, siyah, tekne, şaşırmış hissiz bir halde son dakikaya müntazır gibiydi. Bu uzun mücadele, tam son korkunç bir darbe ile bitiyordu. Önümüzde, gayet seri bir hareketle dalgalara gömüldü.

Birkaç dakika sonra bizim pek yakınımızdan süratle denizin üzerine fırladı. Şiddetle sarsıldık. Acaba altımızdan çıkarak bizi devirmek mi istemişti?

Şimdi bir de aczin, o zavallı silahını tecrübe edecekti. Hile, baş taraftaki kaportadan bir nefer bize beyaz mendil sallıyordu. Şüphesiz bizi bununla meşgul ederken intikamını almak teşebbüsünde bulunacaktı:

-Ateşe devam.

Kumandasını tekrar ettim. Toplar ve mavzerler yine harp növbetini vuruyorlardı.

Nihayet bütün mürettebat kaportalardan dışarı fırladılar.

-Hurra, hurra!

Ellerinde beyaz mendiller, kollar yukarıda güverteye dizilmişlerdi.

-Hurra, hurra!

Mendil salloyarlar, kule içerisindeki zabitan, İngiliz bandırasıyla teslim işareti veriyorlardı.

-Hurra, hurra, hurra!

Bir dakika kendimizden geçmiş gibiydik. Bu manzara karşısında benliğimizi unutmuştuk. Vazifemizin bittiği noktada şahsiyetimiz de susmalıydı. Artık biz onlara muhatap değildik.

“Denizlerin yegâne hâkimi İngilizler, İmparatorluğunun ufkunda güneş gurub etmeyen İngilizler, memleketimizin hudut tabiyesi denizlerdir. Ve denizler bizimdir; diyen İngilizler, kendilerinden büyük millet, onlardan kavi hükumet tasavvur idemeyen İngilizler, Türk’ün fedakarlığı önünde mağlupdu. Ve sen Corc’un muhteris haçını taşıyan İngiliz bandırası, necm(yıldız) ve helallik asumani vekarı önünde sernegundi. Bu bizim şahsiyetimizin fevkinde, bütün sevgili vatana raci mefaretlerdi.”

Sancak: başlarımızın üstünde, kalplerimizin halecanlı(heyecanlı) sevinçlerini tanzir eden(benzeyen) al çırpınışlarıyla bu zaferi Marmara’nın mavi ve müsavi genişliklerine yayıyordu. Gözlerim iki sıcak vecd ve tahc katresiyle, bayrağımın ebedi bir şaşaaya müstağrik mavi ve samimi Marmara’sına, bu seher, denizi derağuş eden kibriye-i kudrete tebid(kibirden uzaklaştırma?) ve şükran hisleriyle dakikalarca mevkuf kaldı.

Tahtelbahir, ağır ağır derin ve mazlum mezarına inmişti ve iki buçuk saat devam eden mücadele artık hitama ermişti. Üç zabit ve yirmi dokuz askerden ibaret mürettebatı Sultanhisar’ın gügertesine(güvertesine) alındığı vakit, miskin bir heyet içinde nasıl oldu da böyle küçük toplu ufak bir tekneye teslim mecburiyetinde kaldıklarına, hem mahcup hem de mütehayyir(hayrete düşen, şaşmış, hayrette kalmış, şaşmış) idiler. Beş gün evvel otuz sekizi(38) safdil seyranı esnasında boğmak isteyen, dün arkadaşımla harbe cüret eden bir tahtelbahirdi. Tesadüf de beni arkadaşıma ettiğim vaadde vefasız bırakmadı. Bütün mürettebat bu muvaffakiyeti İngilizlerin gözümüzün önünde Maydos’a yaptıkları alçak ve kanlı tecavüze asil bir intikam yapıldı.

***

Narin ve semavi minareleriyle, her renkten evlerinin şerefi ruhlarına munis ve şuurlu izdihamı, yeşil serviler, mavi kubbeler arasında, sancaklarıyla donanmış, bacalarından keyifli dumanlar savurarak, ipek köpükler içinde uzun bir hasretin vuslatına koşuyor, tarihin mefahir ve hatırat denizlerinde hayal kuruyordum. O derya cevelanlarına malikâne yapan, eski Osmanlı donanmalarını tahayyül ettim. Onların, zapt edilmiş düşman kalyonları, çektirileriydi ki takılı, küreğe vurulmuş binlerce esir, bütün sahillerin hazinelerini payitahta getiren nasıl metanetli ve ihtişamlı avdetleri vardı. Bizans ufuklarını bir Türk ve Osmanlı şehri yapan bu azametli kubbelerin çoğu, büyük deniz zaferlerinin bir abidesi; Akdeniz ……..(?) semalarda ebediyeti bulmuş birer yadigârı değil miydi? Bu düşünce sürurumun(sevinçlerimin) kanatlarını kırmıştı. Benliğim küçülmüştü. Mahzundum.

Başımın üstünde Sultanhisar’ın zafer süslerini çok görür gibi oldum. Bir hiç için kalplerimizde çırpınan bu meserretleri ne kadar manasız buluyordum. O zaman aziz arkadaşlarımın, sevgili efradımın harpte gösterdikleri fedakârlık gözümün önüne gelmişti. Onlar göğüslerinde ecdadının ruhile dövüşmüşlerdi. Aynı ateş ve iman ile ölüme pervasız ve hakaretli, karşı koymuşlardı. Demek ki mazi ölmemiş, durmamış, gençliğin kanında, ruhunda devam ve teali ediyor, yüksek ve şerefli istikballere doğru gidiyordu. Hemen, teselli ve ümitle dolmuştum.

Esirleri İngiliz hissiyat ve gururundan alınmış bu naçiz ganimeti sevgili gazi Padişahımızın tahtı eşiğine teslim ederken kalbimde vazifesini yapmış bir askerin derun huzurundan başka bir his yoktu.

Müstensihi(istinsah eden, bir yazının suretini, kopyasını çıkaran)

Rabbani Fehmi

(Osmanlıca aslından çeviren: Nurseli GÜRER-2020)

 

 

Facebook ile Yorum Yapın

1 YORUM

  1. Hocam,
    Çok muhteşem bir çalışma olmuş. Okurken sanki o anları yaşadım desem, yalan olmaz.
    Evet, mevcut yazılı kaynakları okuduğumuzda burada verilen olayları hep görüyoruz. Ancak bu kadar DETAY, bu kadar DERİNLEMESİNE bilgiyi okumak, çok farklı bir şey.
    Emeğinize sağlık, ellerinize sağlık.
    Saygılarımla

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.